18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Bok

                En nefret ettiğim şeydi ev ödevi. Bütün günümü okulda ders dinleyerek geçiriyordum zaten, o iğrenç yerden kurtulduğuma sevinirken, bir de kendi evime, güvende olduğum tek yere gidip okulda gördüklerimi tekrarlamamı istiyorlardı.
Daha o zamanlar bile, bir şey bana dikte edildiğinde yapmıyordum. Ev ödevlerimi de yapmıyordum. Evde olduğum vakitlerde oyuncaklarımla oynayabiliyor olmam gerekirdi, ödevlerime boğulmuş olmam değil.
Baskı sadece okuldan değil, annem ve babamdan da “ödevlerini yapmadan oyun oynayamazsın” şeklinde geliyordu. Sadece ödevlerimi yapmamak için, kitap ve defterin başında boş boş bir saat iki saat oturur, sonra da ödevlerimi yaptım diye yalan söyleyerek oyun oynardım.
Ödevlerimi yapmamamın cezası olurdu tabii ki. Kendi şahsi problemleri olan, dominant karakterli ve pek çokları gibi parayı çok seven öğretmenim, o günkü keyfine göre, kulağımı çeker, tokatlar, sopayla elime vurur ama illaki yapacak bir şeyler bulurdu. Tabi öğretmenler günü hediyesi olarak kendisine altın bilezikler tarzı şeyler gönderen çocuklar bunlardan muaf olurdu her zaman.
                İlk okul tecrübem beş sene boyunca bu şekilde olunca, okul hakkında hiç bir zaman iyi bir şey düşünemedim tabiiki. Daha orta okula giderken, bir filmde “home-school” olayını görmüş ve gelecekte ülkemde böyle bir sistem olursa çocuklarımı evde kendim eğiteceğimi düşünmüştüm. Hem okulda öğretilenlerden çok daha dolu olurdu, hemde kendisi sorunlu olup ta öğrencilere bunu yansıtabilecek, yüksek egolu saçma sapan insanlardan uzak olurdu.
Ailem okuldan nefret etmemin sebebinin her zaman tembelliğim olduğunu düşündü. Pek çoğumuzun duyduğu “zeki ama çalışmıyor, tembel” lafı vardır ya, çocukluğum bunu duyarak geçti. Tembel değildim, sadece okulun bana verdiği aptalca şeylerle neden uğraşmam gerektiğini anlamıyordum, anlamadığım için de yapmıyordum. Ne kadar cezalandırdıkları çok önemli değildi, beni her cezalandırdıklarında, okuldan o kadar soğuyordum.
                Bu, bütün eğitim hayatım boyunca devam etmişti. Orta okulda da “tembel” dedikleri öğrenci tipiydim, anadolu liseleri sınavına hiç hazırlanmamıştım, derslerim de kötüydü. Sınavdan bana “çalışkan” diye örnek gösterdikleri arkadaşımla aynı puanı almıştım, o dandik bir anadolu lisesine girerken ben Türkiye’nin en iyi teknik lisesine girmiştim, tabi insanların gözünde “meslek lisesi, tornacı amele” den öteye gitmiyordu, ama bence başarıydı. Babam okumayacağımı, o yüzden meslek lisesine gittiğimde hiç olmazsa bir meslek öğrenmiş olacağımı düşünmüştü.
Üniversite sınavına da “neredeyse” hazırlanmamıştım. Arkadaşlarım dershaneye yazıldığı için Aralık ayında onlarla dershaneye yazılmıştım. Benim için önemli değildi üniversite sınavı, çünkü aileme ABD’de okumak istediğimi söylemiştim, ve onlar da onay vermişlerdi. Aralık ayında ise göndermeyeceklerini, çünkü çok özleyeceklerini söylemişlerdi. Bende Aralıkta arkadaşlarımın girdiği iddiasız dershaneye yazılmıştım. Bana en büyük katkısı masa tenisini öğrenmem olan bir dershaneydi.
Teknik lise çıkışından dolayı sayısal sayılmama rağmen, sayısalı neredeyse boş bırakarak, Koç üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümüne girecek puanı almıştım ve sayısalı neredeyse boş bırakmama rağmen babam uluslararası finans okumama karar vermişti.
                Ucu ucuna finans bölümünden mezun olana kadar okuyacağıma inanmamıştı babam. Mezuniyet törenimde “okudu lan” demişti. O an aslında onun için çok ta önemli olmadığını fark ettim. Tek yapmak istediği eve gidip bir an önce donuyla oturup televizyon karşısına kurulmaktı. O kadar ki, ailemle bir mezuniyet fotoğrafım olmamıştı.
Muhtemelen benimle en çok gurur duyduğu an askerliğimin bitiminde komutanlarımın beni övmesi olmuştu. Ona göre bir boka yaramayan, hiç bir şeyi beceremeyecek, kendisi olmazsa hayatta bile kalamayacak olan Mınıski, askerliğini sıkıntısız yapıp bir de övgüler almıştı. Enteresan?!
                Düşünme şeklimiz çok farklıydı. Ben onun ne şekilde düşündüğünü anlayabiliyordum, ama o benimkini anlayamıyordu, anlamaya çalışmıyordu bile çünkü umrunda bile değildi. Bunu fark ettiğim zaman bende aynı şekilde karşılık verdim, ne düşündüğünü umursamayarak.
Bir erkek çocuk olarak, hayatımın büyük bölümünde babamın takdirini kazanmaya çalışmıştım. Sonunda bunun bir yolu olmadığını fark ettiğimde, vazgeçip hayatımı daha keyifli yaşamaya başlamıştım. Bunu fark ettiğim an ise babama “benim hayatımı etkileyecek bu kararda benimde fikrimi sorman gerekmiyor mu?” soruma verdiği “senin fikrini sikeyim Mınıski” cevabı olmuştu. O an bu adamı herhangi bir şekilde memnun etmeme gerek olmadığını anlamıştım.
Bu hale gelince söylediği şeyler moralinizi bozmuyor, çünkü umursamıyorsunuz. Kızması, hakaret etmesi, aşağılaması, öylece üzerinizden akıp gidiyor, en başta sinirlenseniz de, sonrasında “amaaaaan” çekerek silkelenebiliyordunuz.

Durum ironikti, kızların baba problemlerinden bahsederken, aslında kendi babamla alakalı problemlerim vardı. Tam olarak kızların baba problemleri değildi, ama problemdi. Beni kendi halime bıraksaydı belki yazar olurdum, belki de arkeolog, bambaşka bir hayatım...

-MINISKİ!
-Efendim baba?
-Senden bir bok olmaz...