20 Eylül 2016 Salı

Üç Yüz Yıl

Yaşamak için üç yüz yıl. Geliştirilen hücre yenileme aşısı ile otuz yaşınızdaki fiziksel görünüm ve sağlığınız ile yaşayabileceğiniz tam üç yüz yıl… Bu üç yüzyıl da tıbbın daha da ilerleyip, bu teknolojiyi ileriye götüreceği hesabı… İnsanoğlu ölümsüzlüğe erişmek üzereydi.

Ömrüm boyunca pis beslenmiştim. İşin kötü yanı da, bu şekilde beslenmeyi seviyordum.
“Bu bokları yediğine inanamıyorum Mınıski” dedi, sigarasından bir nefes daha alarak.

 “Sağlığın için çok kötü bunlar, keşke hiç yemesen”

Ağzının kenarından dumanı verirken dizime yatırıp eski usul aklını başına getirme yöntemlerini uygulamak istedim. Yediklerime laf ederken kullandığı sigaranın yılda kaç insanın ölümüne sebep olduğunu biliyor muydu?

“En azından ben o elindeki pis şeyi içmiyorum” dedim, duraksadı. Bu sırada önümdeki pisliği bitirmiştim ve canım nargile istiyordu. Dışarı çıktık ve bana yemek sonrası o çok sevdiğim nargilemi içirdi. Dışarıdayken fazla konuşmuyorduk. Daha çok bir sabırsızlık oluyordu. Eve bir an önce gidip, henüz otoparktan asansöre yürürken sevişmeye başlamak için yanıp tutuşan bir sabırsızlık. Doymuyorduk birbirimize.

Her zaman benim iyiliğimi düşünüyordu, ben de onun iyiliğini düşünüyordum ve birbirimizin en iyi hallerinin ortaya çıkmasına sebep oluyorduk, ama ikimiz de pek zeki değildik. Ve bir gün o da gittikten sonra, kendime iyi bakmam için bir sebep bulamamıştım.

İşte şimdi yetmiş yaşındayken, her tarafımdan hortumlar girmiş bir şekilde, şu yanımdaki fırt fırt çalışan boktan şey olmadan nefes dahi alamazken;

“Pek zeki olmadığımızı şimdi daha iyi görüyorum” dedim

Elimdeki iğneye baktım. Üç yüz yıl daha… “Onun senin olmadığı kırk yıl yetmedi mi Mınıski?” diye sordu yirmi yıl önce aşırı dozdan çoktan ölmüş olan Carandes. Ölüydü, ama yine de mantıklı konuşuyordu. “Çok yalnızım burada ben, hadi gel artık seni bekliyorum” Çok parlaktı, çok çok parlak ve o da otuz yaşındaki halindeydi, o zamanki kadar güzel. Kafamı tavana kaldırıp Carandes’e baktım;

“Ben de burada çok yalnızım Carandes, kay acıcık yana, geliyorum”

Şırıngayı açıp yere dökerken kalbimin sıkışmasını hissettim. “Geliyorum Carandes” soluk almam güçleşiyordu, Cihazların ciyaklamaları arasında doktorların uğraşını hissederken bu siktiminin dünyasına veda ediyordum. Sevdiklerimin hiç benim olmadığı bu yerde fazla bile kalmıştım…

Otuz yaşındaydım, cam gibi kıpırtısız gölün kenarında, kocaman bir meşe ağacının altında, uzaktaki yemyeşil dağlara bakıyordum. Gri bir siluettim. Göğüs kafesimin tam orasında şeffaf bir küre, içi altın rengi enerji patlamasıyla doluydu. Hiçbir ses yoktu. Ve sonunda mutluydum…


O boktan dünyanızda üç yüz yılmış…

9 Eylül 2016 Cuma

Yaşamak Nedir?

Yaşamak nedir?

Yaşamın anlamını aramak, bugüne kadar hep yaptığımız, ve henüz hiç bir fikrimizin olmadığı bir durumdur. Yaşamak nedir sorusunun bilimsel karşılığı aslında basittir; temel yaşam fonksiyonlarını gerçekleştiriyorsanız yaşıyorsunuzdur. Makinalara bağlı 50 yıl yaşayıp hiç hareket etmezseniz de yaşıyor sayılıyorsunuz.

Bunu söylemek hiç karakterime uymuyordu ama bilim çok düzdü. Yaşamak bu şekilde tanımlanmamalıydı. Neydi yaşamak? Kendinizi en son ne zaman canlı hissettiniz? Ya da farklı türlü bir soru, en son ne zaman ölüyor olduğunuzu hissettiniz? İçinizden ölür gibi hissettiğiniz en mutsuz anlarınızda aslında yaşadığınızın farkına varırsınız. Yaşamak bir iç güdüdür, en güçlü sapiens iç güdüsüdür. O yüzdendir dibe vurduğunuz zamanki çıkışlarınız. O kadar zayıf ahmaklarsınız ki, bok çukurunun dibine ulaşmadan bok çukuru olduğunu anlayamıyorsunuz. 

Dibe batmadan çukurda bok olduğunu anlamıştım. Siz dibini ararken ben yukarıya çıkmaya çalışıyordum. Bazılarınız aşağıya inmeyi yukarı çıkmak zannediyordunuz. "Yaşım geldi" diye evlenenleriniz oldu, bu konuda görüşlerimi size ilettiğim zaman, toplumun size dayattığı düşünceden farklı olduğu için beni hovarda ve iflah olmaz gördünüz. Başkalarının kelimelere yüklediği anlamları yaşamaya çalışıyordunuz. Oysa yaptığınız evlilik sizi daha da derinlere sürükledi bok çukurunda. Evlilik hakkındaki fikirlerime hak verir oldunuz. 

Sonra Eva geldi. Ben bok çukurunda çıkma uğraşımda adımlarımı çok titiz atarken, bakış açımı temelinden oynattı ve farklı yollar görmeme neden oldu. Eva'nın sonsuz şefkati ve muhteşem sevgisiyle çukurdan temkinli, ama süratli şekilde yukarı tırmanmaya başladım. Bu tırmanışımın farklı etkileri oldu;

Mesela artık çok yüksekteydim ve ilk kez yüksekten korkmuyordum.

Asıl korktuğum yüksekten düşmek olmuştu. Eva'yı görüyorum, bir kedi zerafetiyle çukurun yukarısında duruyor. Hiç kimsenin idrak edemeyeceği bir kedi Eva. Tüm düşünceleri benimkiler ile o kadar uyumlu ki, bir an "kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşır" safsatasını düşünüyorum; Eva, benden dünya yaşı olarak büyük, fakat Eva bugüne kadar tanıştığım en muhteşem ve beni gerçekten anlayabilen tek kadın. Birlikte olduğum hiç bir kadının anlayamadığı şeyleri doğal karşılayabiliyor.
"Demekki" diyorum "söz konusu ilişki olduğu zaman erkekler kadınlardan önde" 

Tek istediğimiz huzur iken, bunu bize veremeyen kadınların peşinden koşuyoruz. Sadece yaşınız geliyor diye evlenen siz, evlendikten sonra evinizde huzur bulamamaya mahkumsunuz.
Eva geliyor aklıma, konuşurken kurduğu bir cümleyi not almamı fark etmeyen o kusursuz kadın "Düşünsene, sevdiğin bir şey var ve o sevdiğin şey evde hep seninle" diyor, bambaşka bir konudan bahsederken. Eva'ya bakıyorum, gülümsüyorum. Bahsettiği şeyi düşündüğümü sanıyor, bense onunla hep aynı evde olduğumu düşünüyorum.

Öyle bir seviyedeyiz ki, "Ya Mınıski, Eva'nın o adamla buluşmasına nasıl izin verdin" gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Küçümsüyorum sizi, evet biraz egolu bir şahsiyetim; Bir kadın gidecek ise zaten giderdi, sizden izin falan beklemezdi, bunu pek çok kötü tecrübe ile öğrenmiştim. Sizler ise ilkel canlılar olarak yaşamınızı sürdürmeye devam edecektiniz.

Bazı kadınlar vardır, standartlarınızı yükseltirler, ben bunu ikinci kez yaşıyordum. Ve bok çukurundan yukarıya hızlı tırmanışımı sürdürürken beklemediğim şekilde yukarıda oturan Eva, ince bilekli yumuşacık ayağını kafama koyup ilerleyişimi durdurmuştu. Yukarıya hızlı çıkışımda üzerimde bok mu kaldı acaba diye düşünürken, aslında Eva'nın kendi çukuruna doğru gittiğimi farketmiştim.

En az benim kadar boktan şeyler yaşamıştı Eva, ve patisiyle kafamı tutarken kafasından geçenler yine tamamen benim iyiliğimi düşünmesinden kaynaklanıyordu. Eva çukurundan benden önce çıkmış ya da çıkamasa da benden daha yukarı bir mevkiye gelmişti. Beni kendi gördükleriyle yönlendirmeye çalışıyordu ve bu beni ona daha da hayran bırakırken, aynı anda kalbime bir milyon iğne batırır gibi bir his yaratıyordu.

"Kötü ihtimallere göre hayatına yön vermeye çalışırken iyi ihtimallerin olma olasılığını sıfırlıyorsun!!" diye bağırdım.

Düşündü -diğer tanıştığım tüm kadınlardan farklı olarak- düşündü. Ayağının biraz gevşemesiyle daha da yukarıya tırmanabildim.

Eva gülümserken yaşadığımı hissediyor, Eva'nın üzülmesi bile değil, o muhteşem dudaklarının, yanağıyla birleştiği, ve her gördüğümde karnıma sertçe yumruk atan gülümseme çizgisi azaldığında ve arkasındaki bok çukuruna dönüp baktığında ölür gibi hissediyordum ve bu da yine bana yaşadığımı hatırlatıyordu. Ölür gibi hissettirdiği anlarda bile bile sırf bana yaşıyor olduğumu hatırlattığı için Eva'yı seviyordum.

Ben Mınıski, bu bok çukurundan çıkacaktım ve bunu yaparken, Eva'ya sarılacak, ve onu da kendi çukurunda kaldığı yerden çıkartacaktım, ya da bunu yaparken bir daha yukarıya çıkmamak üzere en dibi görecektim. Ama eğer çıkarsam, siz Platon'un mağara kinayesinde mağarada kalan zavallılar gibi, benim göreceğim güzelliği göremediğiniz için, kendi bok çukurlarınıza hayran şekilde yaşamaya devam edecektiniz.



                                                                                                           Monsieur Mınıski