15 Eylül 2014 Pazartesi

O'nlar ve Biz Kaybedenler

Efkarlıydık. Üçümüz bir araya geldiğimizde mutlaka efkarlanırdık. Sanırım sebebi birbirimizi çok iyi anlamamızdı. Kimseye anlatamadığım şeyleri onlara da anlatamazdım, ama onlar yine de anlardı, bende onları anlardım;

"Sahilde kafa kafaya verip yatarsın, senfoni orkestrası konser verir, çim kokusu, O'nun kokusu, aşkın kokusu içine dolar... Mutlusundur, hiç gitmek istemezsin, hiç gitmemesini istersin, ama sonunda gider..."

Bana baktı ve;

"Yıllar sonra ilk kez gitme demek istersin birine.. "O" anlar seni, gitmez, ama kalmaz da..."

Sonra ötekinden gelir;

"İşte "O" dersin sen, ama sen O'nun için "O" olamamışsındır, bitersin"

Sigara içmiyordum. Sigaradan nefret ederdim ama yine de bir sigara yaktım. Hayat çok acımasızdı. Orospu çocuğu hayat...

3 Eylül 2014 Çarşamba

Devrim Balosu

                Balo salonu her zamanki gibi mutlu mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi olduklarını  “neredeyse otuz” yaşında olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş? Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
            Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri geliyordu.
            Kendime yeni bir kurban arama hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı, fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu hissettirmeyi severdim.
Benim ne olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki “bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
            Kaçıncı küçük hanımefendiyle dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum. Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi  gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı, hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler, hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu. Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı. Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp bir çığlık yükseldi;

“DEVRİM!”

Balo salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım. Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor, gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.

Kafamı yere vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı. Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi. O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor ve ben gülümsüyorum.

O, mutlu olmayı sevmez.