Efkarlıydık. Üçümüz bir araya geldiğimizde mutlaka efkarlanırdık. Sanırım sebebi birbirimizi çok iyi anlamamızdı. Kimseye anlatamadığım şeyleri onlara da anlatamazdım, ama onlar yine de anlardı, bende onları anlardım;
"Sahilde kafa kafaya verip yatarsın, senfoni orkestrası konser verir, çim kokusu, O'nun kokusu, aşkın kokusu içine dolar... Mutlusundur, hiç gitmek istemezsin, hiç gitmemesini istersin, ama sonunda gider..."
Bana baktı ve;
"Yıllar sonra ilk kez gitme demek istersin birine.. "O" anlar seni, gitmez, ama kalmaz da..."
Sonra ötekinden gelir;
"İşte "O" dersin sen, ama sen O'nun için "O" olamamışsındır, bitersin"
Sigara içmiyordum. Sigaradan nefret ederdim ama yine de bir sigara yaktım. Hayat çok acımasızdı. Orospu çocuğu hayat...
15 Eylül 2014 Pazartesi
3 Eylül 2014 Çarşamba
Devrim Balosu
Balo salonu her zamanki gibi mutlu
mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni
giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların
gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene
olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi
olduklarını “neredeyse otuz” yaşında
olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular
çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş?
Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup
bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı
avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın
olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi
kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın
olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir
mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki
hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak
kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu
tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri
geliyordu.
Kendime yeni bir kurban arama
hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli
oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin
faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo
boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok
iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı,
fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden
keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu
hissettirmeyi severdim.
Benim ne
olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki
“bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri
şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan
olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
Kaçıncı küçük hanımefendiyle
dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum.
Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker
üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte
kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi
parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir
generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi
gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını
görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek
kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden
birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala
devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece
O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı,
hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler,
hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya
gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik
susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe
selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu.
Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı.
Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp
bir çığlık yükseldi;
“DEVRİM!”
Balo
salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman
bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın
sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo
salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler
kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde
kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp
mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla
direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama
korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur
Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından
tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım.
Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört
kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı
ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor,
gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.
Kafamı yere
vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı.
Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi.
O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum
halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor
ve ben gülümsüyorum.
O, mutlu olmayı sevmez.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)