Bazen...
Bazen hiç kimseyi üzmemeye çalışır, ama herkesi üzersin...
O zaman...
O zaman üzmeyi asla istemediğin insanları üzdüğün için onları üzdüğünden fazla üzülürsün, ama bunu söylemeye hakkın olmaz.
Başarısızlık hissi. Hayatın boyunca bir şeyleri "başarıyor" olman sevilmen için ön şart olmuşken, üzmeyi istemediğin insanları üzünce yaşadığın başarısızlık hissi, gırtlağında bir düğümle otururken, bu sikik hissin verdiği yıkılmışlığı belki geçirir diye kendine attığın tokatları hissetmemek.
Bazen sıçtığın zamanlar olur.
Bazen, insanlar bir şeyler söylemeni bekler. Bazen insanların senden bir şeyler söylemeni beklemesi seni gerer, çünkü aslında söylemek istediğin şeyler kelime haznende yoktur ve var olan kelimeler söylemek istediklerini anlatmak için çok bayağı kalır...
Bazen hissettiklerin beyninden geçer, kalbinden değil.
Bazen insanları kırarsın.
Bazen insanlar için hayal kırıklığı olursun.
Onlar bilmezler ki, onları kırdığın, hayal kırıklığına uğrattığın ya da üzdüğün için kendini onların seni suçlayabileceğinden daha çok suçlarsın.
Bazen ağlarsın yalnız başına, onlar bilmeden. Bilseler belki... belki yalnız olmazsın ama...
Bazen ağlarken yalnız başına olman gerekir...
Monsieur Mınıski
Mınıski Günlükleri
28 Nisan 2017 Cuma
29 Mart 2017 Çarşamba
Mutluluğu Başarmak
Toplumun kadına yüklediği rolü oynayan kadınlardı hepsi. Bizler de erkek rolündekilerdik. Kadın, evlenmeliydi. Evlenmek için erkeği "kandırmalıydı". Erkeği kandırarak evlendikten sonra kadın, iyi bir eş olabilmeliydi. İyi eş olması erkeğin memnuniyetine bağlıydı. Evlilikten sonraki hedef ise erkeği elde tutmaktı kadın için. Kocasını elinde tutmasını bilen kadın. Bu yüzden dara girdi mi evlilikleri, hemen patlatıverirdi çocuğu! Hangi mantıklı insan mutlu olmadığı bir insandan çocuk yapardı ki? Mantıksızdı kadın, topum ona böyle söylemişti. Duygusal olmalıydı. Hayatı boyunca yalnızca bir kişi ile birlikte olması onu değerli kılardı.
Halbuki erkek öyle miydi?
Delikanlı adamdı erkek. Gezmeli-tozmalı, çok canlar yakmalı. Çapkındı erkek, evlense bile durmazdı. Kadınlara reva görülen ahlaktan muaftı. Bir yerde de evlenmesini bilmeliydi erkek, aile kurmalı, soyunu devam ettirmeliydi. Yüzde elli DNA'sını verdiği halde devam eden erkeğin soyuydu, kadınların soyu olamazdı. Karısına devamlı ilgileneceği çocuğu verdikten sonra, evinin ihtiyaçlarını aksatmamak kaydı ile, çapkındı hovardaydı. Duygu hissetmezdi erkek, empati yapmazdı! Ağlar mıydı hiç erkek?
Sonra bir gün erkek, başka bir kadın tarafından kandırılır, çocuğunu ve karısını arkada bırakır giderse, hala başarılıydı... "Vay bee yepisyeni hayat kurdu"ydu. Ya kadın?
Kocasını elinde tutamayan kadın toplum tarafından üzüntüyle izlenirdi. Cık cık cık, yazıktı o kadına, "başaramamıştı" kocasını elinde tutmayı, ayıp sayılmasa da, beceriksizliğe delaletti. Çünkü bu tarz toplumlarda kadın için başarı limiti kocasını elinde tutmak, evi çekip çevirmek, güzel yemek yapıp, çocuğuna annelik yapmaktı.
"Ara ara üzülüyorum Mınıski" dedi bana. Üzülmesini sevmiyordum. Biliyorum, hayatımda tanıdığım en muhteşem kadınlardan biri olmasına rağmen, bu gerizekalıca toplum normlarında ve değerlerinde yetiştirilmişti. Alttan alta başarısızlık hissi onu kemiriyordu.
"Başarı nedir Eva biliyor musun?" dedim. "Başarı, mutlu olmaya çalışmaktır." Eğer bir insan, bir ilişki, bir evlilik, seni üzüyorsa bitirmen başarıdır. Başarı, sevdiğin ve seni mutlu eden şeyleri yapabilmektir. Sevmektir başarı, ve kayıtsız şartsız sevmektir. Ve sevilmektir başarı, kendin olduğun için sevilmek. Altında hiç bir sebep aramadan öylesine sevmek ve sevilmektir.
"Bunları anlayabiliyor mu insanlar Mınıski?" diye sordu.
Hayır Eva, anlamıyorlar. İnsanlar sadece toplumun onlara söylediği şekilde sevmeyi biliyorlar. Sevmenin onlar için tek metodu var; sahip olmak. En kısa yoldan, en hızlı şekilde sahiplenmek. Oysa en klişe örnekle bile, açan bir çiçeği sevebiliriz ama onu sahiplenmek isteyerek koparırsak solacaktır.
Hem, koparırsan o çiçeği, başka insanlar nasıl görür onun güzelliğini? Bencillik değil mi bu?
İnsanlar sevmeyi, gerçek anlamda sevmeyi bilmiyorlar Eva. Onlar yalnızca Sevgi kelimesine toplum tarafından yüklenen anlamı yaşamaya çalışmayı biliyorlar. Ve işte bu yüzden sevgili Eva, aslında sen, ben ve bir avuç insan dışında hiç kimse başarılı değil.
Halbuki erkek öyle miydi?
Delikanlı adamdı erkek. Gezmeli-tozmalı, çok canlar yakmalı. Çapkındı erkek, evlense bile durmazdı. Kadınlara reva görülen ahlaktan muaftı. Bir yerde de evlenmesini bilmeliydi erkek, aile kurmalı, soyunu devam ettirmeliydi. Yüzde elli DNA'sını verdiği halde devam eden erkeğin soyuydu, kadınların soyu olamazdı. Karısına devamlı ilgileneceği çocuğu verdikten sonra, evinin ihtiyaçlarını aksatmamak kaydı ile, çapkındı hovardaydı. Duygu hissetmezdi erkek, empati yapmazdı! Ağlar mıydı hiç erkek?
Sonra bir gün erkek, başka bir kadın tarafından kandırılır, çocuğunu ve karısını arkada bırakır giderse, hala başarılıydı... "Vay bee yepisyeni hayat kurdu"ydu. Ya kadın?
Kocasını elinde tutamayan kadın toplum tarafından üzüntüyle izlenirdi. Cık cık cık, yazıktı o kadına, "başaramamıştı" kocasını elinde tutmayı, ayıp sayılmasa da, beceriksizliğe delaletti. Çünkü bu tarz toplumlarda kadın için başarı limiti kocasını elinde tutmak, evi çekip çevirmek, güzel yemek yapıp, çocuğuna annelik yapmaktı.
"Ara ara üzülüyorum Mınıski" dedi bana. Üzülmesini sevmiyordum. Biliyorum, hayatımda tanıdığım en muhteşem kadınlardan biri olmasına rağmen, bu gerizekalıca toplum normlarında ve değerlerinde yetiştirilmişti. Alttan alta başarısızlık hissi onu kemiriyordu.
"Başarı nedir Eva biliyor musun?" dedim. "Başarı, mutlu olmaya çalışmaktır." Eğer bir insan, bir ilişki, bir evlilik, seni üzüyorsa bitirmen başarıdır. Başarı, sevdiğin ve seni mutlu eden şeyleri yapabilmektir. Sevmektir başarı, ve kayıtsız şartsız sevmektir. Ve sevilmektir başarı, kendin olduğun için sevilmek. Altında hiç bir sebep aramadan öylesine sevmek ve sevilmektir.
"Bunları anlayabiliyor mu insanlar Mınıski?" diye sordu.
Hayır Eva, anlamıyorlar. İnsanlar sadece toplumun onlara söylediği şekilde sevmeyi biliyorlar. Sevmenin onlar için tek metodu var; sahip olmak. En kısa yoldan, en hızlı şekilde sahiplenmek. Oysa en klişe örnekle bile, açan bir çiçeği sevebiliriz ama onu sahiplenmek isteyerek koparırsak solacaktır.
Hem, koparırsan o çiçeği, başka insanlar nasıl görür onun güzelliğini? Bencillik değil mi bu?
İnsanlar sevmeyi, gerçek anlamda sevmeyi bilmiyorlar Eva. Onlar yalnızca Sevgi kelimesine toplum tarafından yüklenen anlamı yaşamaya çalışmayı biliyorlar. Ve işte bu yüzden sevgili Eva, aslında sen, ben ve bir avuç insan dışında hiç kimse başarılı değil.
20 Eylül 2016 Salı
Üç Yüz Yıl
Yaşamak için üç yüz yıl.
Geliştirilen hücre yenileme aşısı ile otuz yaşınızdaki fiziksel görünüm ve
sağlığınız ile yaşayabileceğiniz tam üç yüz yıl… Bu üç yüzyıl da tıbbın daha da
ilerleyip, bu teknolojiyi ileriye götüreceği hesabı… İnsanoğlu ölümsüzlüğe
erişmek üzereydi.
Ömrüm boyunca pis beslenmiştim.
İşin kötü yanı da, bu şekilde beslenmeyi seviyordum.
“Bu bokları yediğine inanamıyorum Mınıski” dedi,
sigarasından bir nefes daha alarak.
“Sağlığın için çok
kötü bunlar, keşke hiç yemesen”
Ağzının kenarından dumanı verirken dizime yatırıp eski usul
aklını başına getirme yöntemlerini uygulamak istedim. Yediklerime laf ederken
kullandığı sigaranın yılda kaç insanın ölümüne sebep olduğunu biliyor muydu?
“En azından ben o elindeki pis şeyi içmiyorum” dedim,
duraksadı. Bu sırada önümdeki pisliği bitirmiştim ve canım nargile istiyordu.
Dışarı çıktık ve bana yemek sonrası o çok sevdiğim nargilemi içirdi. Dışarıdayken
fazla konuşmuyorduk. Daha çok bir sabırsızlık oluyordu. Eve bir an önce gidip,
henüz otoparktan asansöre yürürken sevişmeye başlamak için yanıp tutuşan bir
sabırsızlık. Doymuyorduk birbirimize.
Her zaman benim iyiliğimi düşünüyordu, ben de onun iyiliğini
düşünüyordum ve birbirimizin en iyi hallerinin ortaya çıkmasına sebep
oluyorduk, ama ikimiz de pek zeki değildik. Ve bir gün o da gittikten sonra,
kendime iyi bakmam için bir sebep bulamamıştım.
İşte şimdi yetmiş yaşındayken, her tarafımdan hortumlar
girmiş bir şekilde, şu yanımdaki fırt fırt çalışan boktan şey olmadan nefes
dahi alamazken;
“Pek zeki olmadığımızı şimdi daha iyi görüyorum” dedim
Elimdeki iğneye baktım. Üç yüz yıl daha… “Onun senin
olmadığı kırk yıl yetmedi mi Mınıski?” diye sordu yirmi yıl önce aşırı dozdan
çoktan ölmüş olan Carandes. Ölüydü, ama yine de mantıklı konuşuyordu. “Çok
yalnızım burada ben, hadi gel artık seni bekliyorum” Çok parlaktı, çok çok parlak
ve o da otuz yaşındaki halindeydi, o zamanki kadar güzel. Kafamı tavana
kaldırıp Carandes’e baktım;
“Ben de burada çok yalnızım Carandes, kay acıcık yana,
geliyorum”
Şırıngayı açıp yere dökerken kalbimin sıkışmasını hissettim.
“Geliyorum Carandes” soluk almam güçleşiyordu, Cihazların ciyaklamaları
arasında doktorların uğraşını hissederken bu siktiminin dünyasına veda
ediyordum. Sevdiklerimin hiç benim olmadığı bu yerde fazla bile kalmıştım…
Otuz yaşındaydım, cam gibi kıpırtısız gölün kenarında,
kocaman bir meşe ağacının altında, uzaktaki yemyeşil dağlara bakıyordum. Gri
bir siluettim. Göğüs kafesimin tam orasında şeffaf bir küre, içi altın rengi
enerji patlamasıyla doluydu. Hiçbir ses yoktu. Ve sonunda mutluydum…
O boktan dünyanızda üç yüz yılmış…
9 Eylül 2016 Cuma
Yaşamak Nedir?
Yaşamak nedir?
Yaşamın anlamını aramak, bugüne kadar hep yaptığımız, ve henüz hiç bir fikrimizin olmadığı bir durumdur. Yaşamak nedir sorusunun bilimsel karşılığı aslında basittir; temel yaşam fonksiyonlarını gerçekleştiriyorsanız yaşıyorsunuzdur. Makinalara bağlı 50 yıl yaşayıp hiç hareket etmezseniz de yaşıyor sayılıyorsunuz.
Bunu söylemek hiç karakterime uymuyordu ama bilim çok düzdü. Yaşamak bu şekilde tanımlanmamalıydı. Neydi yaşamak? Kendinizi en son ne zaman canlı hissettiniz? Ya da farklı türlü bir soru, en son ne zaman ölüyor olduğunuzu hissettiniz? İçinizden ölür gibi hissettiğiniz en mutsuz anlarınızda aslında yaşadığınızın farkına varırsınız. Yaşamak bir iç güdüdür, en güçlü sapiens iç güdüsüdür. O yüzdendir dibe vurduğunuz zamanki çıkışlarınız. O kadar zayıf ahmaklarsınız ki, bok çukurunun dibine ulaşmadan bok çukuru olduğunu anlayamıyorsunuz.
Dibe batmadan çukurda bok olduğunu anlamıştım. Siz dibini ararken ben yukarıya çıkmaya çalışıyordum. Bazılarınız aşağıya inmeyi yukarı çıkmak zannediyordunuz. "Yaşım geldi" diye evlenenleriniz oldu, bu konuda görüşlerimi size ilettiğim zaman, toplumun size dayattığı düşünceden farklı olduğu için beni hovarda ve iflah olmaz gördünüz. Başkalarının kelimelere yüklediği anlamları yaşamaya çalışıyordunuz. Oysa yaptığınız evlilik sizi daha da derinlere sürükledi bok çukurunda. Evlilik hakkındaki fikirlerime hak verir oldunuz.
Sonra Eva geldi. Ben bok çukurunda çıkma uğraşımda adımlarımı çok titiz atarken, bakış açımı temelinden oynattı ve farklı yollar görmeme neden oldu. Eva'nın sonsuz şefkati ve muhteşem sevgisiyle çukurdan temkinli, ama süratli şekilde yukarı tırmanmaya başladım. Bu tırmanışımın farklı etkileri oldu;
Mesela artık çok yüksekteydim ve ilk kez yüksekten korkmuyordum.
Asıl korktuğum yüksekten düşmek olmuştu. Eva'yı görüyorum, bir kedi zerafetiyle çukurun yukarısında duruyor. Hiç kimsenin idrak edemeyeceği bir kedi Eva. Tüm düşünceleri benimkiler ile o kadar uyumlu ki, bir an "kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşır" safsatasını düşünüyorum; Eva, benden dünya yaşı olarak büyük, fakat Eva bugüne kadar tanıştığım en muhteşem ve beni gerçekten anlayabilen tek kadın. Birlikte olduğum hiç bir kadının anlayamadığı şeyleri doğal karşılayabiliyor.
"Demekki" diyorum "söz konusu ilişki olduğu zaman erkekler kadınlardan önde"
Tek istediğimiz huzur iken, bunu bize veremeyen kadınların peşinden koşuyoruz. Sadece yaşınız geliyor diye evlenen siz, evlendikten sonra evinizde huzur bulamamaya mahkumsunuz.
Eva geliyor aklıma, konuşurken kurduğu bir cümleyi not almamı fark etmeyen o kusursuz kadın "Düşünsene, sevdiğin bir şey var ve o sevdiğin şey evde hep seninle" diyor, bambaşka bir konudan bahsederken. Eva'ya bakıyorum, gülümsüyorum. Bahsettiği şeyi düşündüğümü sanıyor, bense onunla hep aynı evde olduğumu düşünüyorum.
Öyle bir seviyedeyiz ki, "Ya Mınıski, Eva'nın o adamla buluşmasına nasıl izin verdin" gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Küçümsüyorum sizi, evet biraz egolu bir şahsiyetim; Bir kadın gidecek ise zaten giderdi, sizden izin falan beklemezdi, bunu pek çok kötü tecrübe ile öğrenmiştim. Sizler ise ilkel canlılar olarak yaşamınızı sürdürmeye devam edecektiniz.
Bazı kadınlar vardır, standartlarınızı yükseltirler, ben bunu ikinci kez yaşıyordum. Ve bok çukurundan yukarıya hızlı tırmanışımı sürdürürken beklemediğim şekilde yukarıda oturan Eva, ince bilekli yumuşacık ayağını kafama koyup ilerleyişimi durdurmuştu. Yukarıya hızlı çıkışımda üzerimde bok mu kaldı acaba diye düşünürken, aslında Eva'nın kendi çukuruna doğru gittiğimi farketmiştim.
En az benim kadar boktan şeyler yaşamıştı Eva, ve patisiyle kafamı tutarken kafasından geçenler yine tamamen benim iyiliğimi düşünmesinden kaynaklanıyordu. Eva çukurundan benden önce çıkmış ya da çıkamasa da benden daha yukarı bir mevkiye gelmişti. Beni kendi gördükleriyle yönlendirmeye çalışıyordu ve bu beni ona daha da hayran bırakırken, aynı anda kalbime bir milyon iğne batırır gibi bir his yaratıyordu.
"Kötü ihtimallere göre hayatına yön vermeye çalışırken iyi ihtimallerin olma olasılığını sıfırlıyorsun!!" diye bağırdım.
Düşündü -diğer tanıştığım tüm kadınlardan farklı olarak- düşündü. Ayağının biraz gevşemesiyle daha da yukarıya tırmanabildim.
Eva gülümserken yaşadığımı hissediyor, Eva'nın üzülmesi bile değil, o muhteşem dudaklarının, yanağıyla birleştiği, ve her gördüğümde karnıma sertçe yumruk atan gülümseme çizgisi azaldığında ve arkasındaki bok çukuruna dönüp baktığında ölür gibi hissediyordum ve bu da yine bana yaşadığımı hatırlatıyordu. Ölür gibi hissettirdiği anlarda bile bile sırf bana yaşıyor olduğumu hatırlattığı için Eva'yı seviyordum.
Ben Mınıski, bu bok çukurundan çıkacaktım ve bunu yaparken, Eva'ya sarılacak, ve onu da kendi çukurunda kaldığı yerden çıkartacaktım, ya da bunu yaparken bir daha yukarıya çıkmamak üzere en dibi görecektim. Ama eğer çıkarsam, siz Platon'un mağara kinayesinde mağarada kalan zavallılar gibi, benim göreceğim güzelliği göremediğiniz için, kendi bok çukurlarınıza hayran şekilde yaşamaya devam edecektiniz.
Monsieur Mınıski
24 Temmuz 2016 Pazar
Don't You Love Her Madly?
İlk kez aşık olduğum zamanı
hatırlıyorum. Sonu benim için travmatik bitmişti. Hayatımda ilk kez her şeyimle
sevmiş, bütün ilgimi alakamı zamanımı ona vermiş, bir dediğini iki etmemiştim.
Beni aldattığında ve “evet yaptım ve pişman değilim” benzeri bir e-mail ile
kendisini rahatlatmaya çalıştığında aldatılmanın etkisi sadece bu bencil
fahişenin kendisini rahatlatması uğruna katlanmıştı. Beni azıcık düşünmemiş,
benden daha iyisini bulduğunu düşündüğü zaman benden ayrılmadan bir ilişkiye
başlamıştı. Bu yapılabilecek en alçakça şeylerden biriydi. Aylarca bunun
ıstırabıyla yaşadım. Bir süre sonra bana döndüğünde onu kabul ettim, çünkü
bende aşağılık bir adamdım. Onla bir araya gelmemi utancımdan insanlara
söyleyemeyip bir yalanı yaşadım. Fakat şunu fark etmiştim; ona hiç değer
vermiyordum. Beni bırakan yine kendisi oldu, ancak bu bırakmasında aldatma
olmamıştı; konuşarak benden ayrıldığında resmen bayram etmiştim.
İlk aşık olduğum bu bencil fahişenin yapmış olduklarından
ötürü, hayatımda bir daha kimseye güvenmemiştim. Aslında daha çok
umursamamıştım. Kimseyi sahiplenmez, ilişkilerimde kadınların beklentisini
karşılamaktan çok kendi beklentilerimin karşılanmasını beklerdim. Bu
bencilceydi fakat varsın bencil olsundu. Bombok bir dünyada yaşıyorduk ve bu
dünyada yaşayabilmek için biz de bombok bir hal alıyorduk.
Arada
bir aşkı hissederdim. Özgürlüğüne düşkün biri olmama rağmen hissederdim. Aşk
kuşları gibi. Aşk kuşları asla uçmazlar. Aşk kuşları aşk yaşarlar, hiçbir zaman
uçmanın verdiği özgürlük hissini tatmadan. Ben uçmanın özgürlüğünü çok iyi
tatmıştım ve aşkın bunu elimden alacağından korkuyordum. Çoğu denememde de tam
olarak böyle oldu.
Hepsi aynı bokun soyundandı. Bunu onlara söylediğim zaman da
“Beni öteki kızlarla karşılaştıramazsın Mınıski! Ben öteki kızlar gibi
değilim!” derlerdi. Öteki kızların yaptığı şeylerin birebir aynılarını yapıyor
olmalarına rağmen, hatta “ben öteki kızlar gibi değilim” demeleri bile öteki
kızların dediği bir şeydi.
Bu tip kadınlarla çok fazla zaman harcarken, gerçekten ilk
seferine yaklaştığım aşk hislerinde vurdumduymaz olmuştum. Bir şeyi istiyorsam,
gider alırdım. Cinsellikte de böyle olurdu, ama aşkta hiç böyle olmadı. Aşk söz
konusu olduğunda, bir şeyi istiyorsam, onu alamıyordum. Aşk kuşu olma korkusu
içime öyle bir işlemişti ki…
Aşk söz
konusu olduğunda, The doors şarkısı gibi oluyordum; O’na deli gibi aşık değil misin?
O’na çok kötü ihtiyacın yok mu? Kapıdan çıkıp giderken O’na deli gibi aşık
değil misin?
-Mınıski?
-Efendim Carandes?
-O’na deli gibi aşıksan niye kapıdan çıkıp gidiyor?
-Çünkü bunu bilmiyor
-Seni gerizekalı, niye bunu O’na söylemiyorsun?
-Çünkü henüz kendime bile söylemedim Carandes
-Yemin ediyorum gerizekalısın Mınıski! Bu kaçıncı!
Viskimden bir yudum alıp ağzımda gezdirdikten sonra yuttum. Islak
puromdan bir nefes çektim; çok değil Carandes, emin ol çok değil.
25 Mayıs 2016 Çarşamba
Başlangıçlar
Tozlu daktilomu önüme koydum ve üfledim. Bir kaç hapşırma sonrasında her şey eskisi gibiydi. Parmaklarımı kırtlatarak başladım kalınan yerden;
“…Vedalaşmaya da gerek yoktu bu yüzden...
Ama vedalaşmıştık işte.
Vedalaşmak.
Dünyadaki en iğrenç şeydi bu. Vedalaşmak istediğiniz kişilerle vedalaşamaz, istemediğiniz kişilerle de vedalaşırdınız ve ikisi de sizi bok dolu bir çukurda hissettirirdi. Dostum Norman garip bir adamdı, ama bir keresinde çok hak verdiğim bir cümle kurmuştu. Hepimizin kendimize ait tuzaklarımız vardı. Hiç birimiz bu tuzaklardan kurtulamıyorduk. Tırmalayıp tepiniyorduk, ama yalnızca havayı ya da birbirimizi ve 1 santim bile yerimizden kıpırdayamıyorduk.”
Durdum, yazdığımı tekrar okudum. Hoşuma gitmişti, ama gerisini getiremiyordum. Eski dostum Do’Urden aklıma geldi. Farklı bir kâğıt koydum, tekrar başladım;
“Bazen hatırlamamız gerekir ki,bir gündoğumu sadece birkaç dakika sürer.Ama onun güzelliği sonsuza kadar kalbimizde parlayabilir” Demişti. “O gün doğumunun güzelliğini, bir daha kimsenin göremeyeceği kadar güzel görmüştüm. Ne yazık ki buna ben de dâhildim.” Dedim.
Kâğıdı çıkarttım. Bu bir yazı başlangıcı olamazdı, ancak sonu olurdu. Ama daha sonu gelmemişti.
“Her başlangıç, başka bir başlangıcın sonudur” şarkı sözünü hatırladım, gülümsedim. Hayatımı film yapsam müzikal olurdu bana göre.
Biraz paslanmıştım, ama yazı yazmaya geri dönmüştüm…
Monsieur Mınıski
7 Aralık 2015 Pazartesi
Kafamdaki Sesler
Yaramaz bir zihne sahip olmak,
sıradan, günlük konuşmaları bile sizin için eğlenceli bir hale getirecektir.
Eğer karşınızdaki kişi de yaramaz bir zihne sahip ve karşı cins ise, o zaman
sıradan bir sohbet bile bir anda yanıp tutuşan bir fanteziye dönüşebilecektir.
Yaramaz zihin eğlencelidir, fakat ağızdan veya zihinden çıkan şeylerin hayata
geçirilmesi göt ister. Eğer yaramaz bir zihin ve göte sahipseniz, sizin için
yaramaz bir zihne sahip olmayan insan kadar, yaramaz zihinli götsüz insanlar da
sıkıntıdır. Götsüz insan yüzünden baştan çıkar, ateşlenir, fakat sonunda hiç
bir yere varamaz, yine yaramaz zihni olamayan insanlarla sıradan bir seks
yaparak tatmin olmaya çalışırsınız.
Anlaşılması gereken doğru kavram, erotizmdir. Pek çok
kadının romantizm olarak düşündüğü şey aslında erotizmdir. Mesela Paris erotik
bir şehirdir. Paris’in her yanı aşk kokmaz, seks kokar; ama Paris aşk olmadığı
gibi, porno da değildir. Paris seks şehridir, Paris birbirini baştan çıkartma,
yaramazlık yapma şehridir. Erotizm, karşıdakini herhangi bir şekilde tahrik
etmektir. Erotizm zihindedir, ve bir insanı en yüksek tatmine çıkartma olanağı
zihnini tahrik ve tatmin ederek oluşur.
Yaramaz bir zihne sahip kişi için sıradan seks asla yüksek
bir tatmin kaynağı olamaz. Sıradan seks fabrika çıkışı bir ayardır. Bu tıpkı
bir dans kursuna gidip dans dersleri alıp, sonrasında herkesin hiç bir şey
düşünmeden dans ettiği bir mekanda ezberlediğiniz figürlerle herkes eğlenirken
kendinizi göstermeye çalışmak gibidir. İcra ettiğiniz sanat değildir. Nasıl
fabrikadan çıkan heykeller sanat değil ise, bu dans ya da sıradan fabrika
çıkışı ayarındaki seks de sanat değildir. Erotizm ise sanattır.
Aşkın en üst noktası sekstir ve her seks, küçük bir parça aşktır. Fakat siz, o kadar yapaysınız ki, eğlenceleriniz bile ezberletilmiş şeyler...
Monsieur Mınıski
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)