7 Aralık 2015 Pazartesi

Kafamdaki Sesler

Yaramaz bir zihne sahip olmak, sıradan, günlük konuşmaları bile sizin için eğlenceli bir hale getirecektir. Eğer karşınızdaki kişi de yaramaz bir zihne sahip ve karşı cins ise, o zaman sıradan bir sohbet bile bir anda yanıp tutuşan bir fanteziye dönüşebilecektir. Yaramaz zihin eğlencelidir, fakat ağızdan veya zihinden çıkan şeylerin hayata geçirilmesi göt ister. Eğer yaramaz bir zihin ve göte sahipseniz, sizin için yaramaz bir zihne sahip olmayan insan kadar, yaramaz zihinli götsüz insanlar da sıkıntıdır. Götsüz insan yüzünden baştan çıkar, ateşlenir, fakat sonunda hiç bir yere varamaz, yine yaramaz zihni olamayan insanlarla sıradan bir seks yaparak tatmin olmaya çalışırsınız.

Anlaşılması gereken doğru kavram, erotizmdir. Pek çok kadının romantizm olarak düşündüğü şey aslında erotizmdir. Mesela Paris erotik bir şehirdir. Paris’in her yanı aşk kokmaz, seks kokar; ama Paris aşk olmadığı gibi, porno da değildir. Paris seks şehridir, Paris birbirini baştan çıkartma, yaramazlık yapma şehridir. Erotizm, karşıdakini herhangi bir şekilde tahrik etmektir. Erotizm zihindedir, ve bir insanı en yüksek tatmine çıkartma olanağı zihnini tahrik ve tatmin ederek oluşur.

Yaramaz bir zihne sahip kişi için sıradan seks asla yüksek bir tatmin kaynağı olamaz. Sıradan seks fabrika çıkışı bir ayardır. Bu tıpkı bir dans kursuna gidip dans dersleri alıp, sonrasında herkesin hiç bir şey düşünmeden dans ettiği bir mekanda ezberlediğiniz figürlerle herkes eğlenirken kendinizi göstermeye çalışmak gibidir. İcra ettiğiniz sanat değildir. Nasıl fabrikadan çıkan heykeller sanat değil ise, bu dans ya da sıradan fabrika çıkışı ayarındaki seks de sanat değildir. Erotizm ise sanattır. 

Aşkın en üst noktası sekstir ve her seks, küçük bir parça aşktır. Fakat siz, o kadar yapaysınız ki, eğlenceleriniz bile ezberletilmiş şeyler...

Monsieur Mınıski


19 Aralık 2014 Cuma

Aydınlanma

Yazıyor...

-Hüsnü çok iyi biri Mınıski, inanamıyorum bu kadar iyi olmasına! Tüm gece benimle oturdu, sohbet etti. Her şeyimi anlattım ona her şeyimi! Beni saatlerce dinledi ve bana çok akıllıca tavsiyeler verdi!

Yazıyor...
-Evet Hüsnü iyi biridir baya, benim tanıd...

Yazıyor....
-Ya sevişsek mi?

Hüsnüyle alakalı iltifatımı gönderemedim bile. Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Hüsnü tüm gece bu kızı dinlemiş, bu kızdan etkilenmiş, kendi tarzında, ona iyi davranarak etkilemeye çalışmıştı. Ben bu "tam bir porno yıldızı olan" kızla, Hüsnü'nün ilgisini gördükten sonra, ilgilenmemiştim bile. Bu teklifi yapması gereken kişi Hüsnüydü, ben değil!

Yazıyor...
-Evdeyim, beklerim

Hüsnü’nün kullandığı yöntem belli ki yanlış yöntemdi. Bir noktadan sonra hiç ilgi göstermediğim, iri dudaklı, diri yuvarlak göğüslü, ince belli, yuvarlak ve sert kalçalı, uzun ve şekilli bacaklı, ince ayak bilekli, sarışın ve yanıp tutuşmakta olan seks bombası, son hızla evime gelerek, kapıyı açtığım anda kalbimi durdurmuş, soluğumu kesmişti ve Hüsnü hala iyi bir insandı.

Saatlerce sevişmiştik. Kız resmen seks için yaratılmıştı ve iliğimi kurutana kadar sevişmişti benimle. İki kafamda da “Weeee are the champions my friends!” çalarken göğsümde bir ağırlık vardı. Evet kızın bazı parçaları üzerimde olabilirdi, fakat göğsümdeki ağırlık Hüsnü’nün uğradığı haksızlıkla alakalıydı. Kıza “hadi seni eve bırakayım” dedim. Bıraksam bütün bir ay boyunca benimle hiç durmadan sevişecek olan tanrıça suratıma gözlerini kısarak baktı ve;

-Gerek yok ben giderim

-Ok, cadde üzerinde taksi geçiyor

Bunu söyledikten sonra götümü döndüm ve uyuma pozisyonumu aldım. Kıyafetlerin sertçe toplanma sesini duyabiliyordum, sonra da sert bir kapı çarpma sesi duydum. Göğsüm de iki kafamın hafifliğine katıldı. İyi bir şey yaptığımı hissettim, bir çeşit sosyal sorumluluktu. “İyi erkeği seçmeliydin” subliminal mesajıydı bence bu. İyi adamların kötü adamlardan daha iyi mükafatlandırılmaları gerekirdi.

                Kız gittikten sonra her zamanki gibi bir viski doldurdum, ıslak puromu yaktım, seksten sonra bu ikisinden daha iyi bir şey olamazdı, ve kendi kendime yine derinlere daldım. Seks güzeldi, fazlasıyla güzeldi. Ama eksik bir şeyler kalıyordu bazen. Mesela, Mesela O...


Dibe vurmuş haldeydim. İlla “O” diye takıntılı bir hale bürünmüş, bir kaç sene süren sinsi bir depresyona girmiştim. Sinsiydi çünkü yalnızca bazı zamanlarda depreşiyordu ve bazen mutlu olsam da genel olarak melankolik oluyordum.

İhtiyacı olan tüm arkadaşlarıma harika ilişki tavsiyeleri verip, depresyonda olanları sarsar, gerekirse alkol komasına sokup ağlatır ama sonunda problemi çözerdim. Belki de bu yöntemleri çok iyi bildiğim için kimsenin tesellisi beni avutamazdı. Muhteşem bir... Muhteşem bir kaç seksin ardından işte yine elimde viskim ve purom, tek başıma donumla oturup tavana bakıyordum. Aklımda yine o vardı. Sonra karanlık geldi...

Dizlerim üzerindeydim, her yer de yalnızca karanlık vardı. Ağlıyordum, kendime sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Geldim, yani, karşımdan gelen bendim. Ama ben burada kendime sarılmış ağlıyordum? Aptallaşmış şekilde kendime baktım. Dimdik duruyordum, kaşlarım çatıktı, çok kızgın duruyordum, gözlerim bembeyazdı ve ışıl ışıl parlıyordu.

-Sen yine şu cennetten kovulan mısın?

İnanılmaz bir kahkaha attım;

-Gerçekten salağım ben galiba
-Kimsin peki?
-Ben senin....
-Ne, içimde bastırdığım karanlığım mısın?
-fffff gerçekten gerizekalı bu çocuk, sağa sola bak, ben senin karanlığının içinde bastırdığın aydınlığım Mınıski
-ööööfffff harbi gerizekalıyım
-Gerçekten öyleyiz Mınıski. Ayağa kalkar mısın?
-olur

Ayağa kalktım. Bana sıkıca sarıldı. O sarıldıkça karanlık dağıldı, dağıldı, etraf aydınlanmaya başladı. Etraf aydınlanırken kolumda anlam veremediğim bir sıcaklık hissediyordum, bacağımda da bir ıslaklık. Sıcaklık arttı, arttı, aydınlanma devam etti. Yanmanın acısıyla yaşadığım aydınlanma hızlandı.
Her yer aydınlandığında kendimi salonun ortasında elimde boş bir viski bardağı ve koluma yapışmış ıslak puromla kendime sarılmış bir şekilde buldum. Bacağımdan viski kokusu geliyordu.
Koluma buz koyup, kendime bir viski daha koydum. Bu sefer keyif viskisi olacaktı. Bir an durdum.

Gerçekten gerizekalıydım. Ama O, artık başka bir hayatımın başka bir parçasıydı ve etraf, artık aydınlıktı...

16 Aralık 2014 Salı

Cheers Darlin!..

                Viskimden bir yudum daha alırken daktilomun başına geçiyorum. Antika bir adamım ve yazı yazarken gelen şakşakşak sesi bana ayrı bir tatmin veriyor. Çok iyi bir halt yediğimi düşünüyorum. Yazarken şahane olduğunu düşündüğüm şeyler, sabah okuduğumda laf kalabalığı oluşturan saçmalıklar dizisinden ibaret oluyor.

-Belki de o viskiyi artık bırakmalısın Mınıski?
-Kapa çeneni Carandes, sen burada bile değilsin
-Evet ama yine ben haklıyım Mınıski
Viski kadehimle konuşurken buluyorum kendimi. Sende gittin Carandes..
-Ben burdayım Mınıski saçmalama
-Hayır sen viski bardağısın, asıl sen saçmalama
-Galiba bu sefer sen haklısın Mınıski

Bir yudum daha alıyorum. Sevgili O, yine nereden geldin ki aklıma? Ağzımda tembelce gezdirdiğim yudumu yutuyorum. İyi hissettiriyor.

-Mınıski sen niye bu kadar viski içiyorsun ki?
-Çünkü Carandes, O gittiği zaman, dertlenip rakı içmezsin, rakı geçicidir. Viski ise, ömür boyu kullandığın bir ilaç gibidir Carandes, O gittiğinde ancak viski içersin, bir ömür boyunca viski içersin
-O niye gitti peki Mınıski?
-Benle alakası yokmuş, onla varmış, kötü zamanmış, biriyle olamazmış, psikolojisi yerinde değilmiş belkide...
-İşte şimdi saçmaladın Mınıski, tabii ki senle alakası var, sen hiç hayatının adamını bulmuş bir kızın "yalnız hiç hayatımın adamıyla uğraşacak psikolojide değilim" dediğini gördün mü Mınıski?

-Sikik bir viski bardağısın, ama hala benden bilgesin bardak. Yine de sen Carandes değilsin. 

Carandes de gitti be bardak...

13 Kasım 2014 Perşembe

Konstantinapolis: A Dame to Kill For

                Gerçekten harika bir kadındı. Tam bir tanrıça. Ona tapardınız. Bir erkek olarak ona tapmamanız mümkün olmazdı. Hayatına girecek erkekleri özenle seçerdi. İşine bir şekilde yarayacak olan erkekleri, tüm zayıflıklarını kolayca keşfedip onlara karşı kullanarak kölesi haline getirirdi.

Ve bende kurbanlarından biriydim.

                Onun nasıl bir kadın olduğunun farkındaydım, ama kölesi olsam bile, halimden memnundum. Adımı söylediğinde kuşlar cıvıldıyordu ve bu bile tek başına yeterliydi.

Her tarafım ağrıyarak uyandım. Öğlen olmuştu. Üzerimde hala pantolonum, ayakkabılarım falan vardı. Nasıl yatağa geldiğimi hatırlamıyordum. Felaket bir baş ağrısı...
Yatak leş gibi bir haldeydi, şaşırarak toz toprak ve kan olduğunu farkettim. Yatağın heryerinde kan vardı, ve yatağın karşısında duran aynayı görünce kanın bana ait olduğunu anladım. Yüzüm tanınmayacak haldeydi, pis kokuyordum, üzerimdekiler yırtık pırtıktı. Ne olduğunu hatırlamıyordum. Alkol probleminiz varsa, bir önceki geceyi hatırlamamak normal olabiliyordu bazen.

Baş ucumdaki kamerayı farkettim. Benim kameram yoktu. Dün gece ne olduğu hakkında bir ipucu olabilirdi. Peki o kamerayı oraya kim bırakmıştı? Şu anda önemli değildi. Belki de aradığım cevap kameradaki kayıtlardaydı. Kayıdı açtım. Açmaz olaydım. Kayıt tam olarak buydu.

Tanrıçamın aklımı başımdan alan afrodizyak etkisiyle nasıl insanlık dışı şeyler yapmıştım ben? Hepsini tek tek hatırladım. İzledikçe hatırladım. Hatırladıkça kahroldum. Olayın yaşandığı yere gittim. Herkesin parçalanmış cesetleri yerde yatıyordu. Birazcık olsun rahatladım. Bu iğrenç şeyleri bana yaptıranlardan kurtulmuştum en azından. Fakat kamerayı yanıma kim bırakmıştı? Bunu asla öğrenemeyecektim.
Evime gittim, yatağıma sakince uzandım. Sağ elimi sol elimle tutup kendime gülümsedim. Kendime sarıldım ve sırtımdaki soğuk demiri hissettim. Tereddüt etmeden tetiği çektim.

Hassiktir, Kamerayı yanımda bırakarak ölmüştüm! Kameradaki görüntüleri İntihar mektubum olarak düşünmüşlerdi ve Facebooktan aynı gün içinde milyonlara ulaşmıştı. İnsanların konuşmalarını duyabiliyordum; “Bu hayatımda izlediğim en rahatsız edici video” “ah yazık kim bilir neler çekti” “o intihar ederken ben oralardan geçiyordum, simit alıyordum ordan” pek anlamamışlardı, ama en azından intihar mektubum olduğunu düşündüklerinden, fazla gülemediler.

Öteki tarafta hayatımı dev erkan tvde izlerken gördüm, aslında hepsini tanrıçam planlamış, kullandığı ve işinin bittiği adamları ortadan kaldırmak için beni kullanmıştı. Ben dans ettikçe “evet erkeğim evet! Tam bir erkeksin! İşte böyle dans et!” diye bağırıyordu. Olaylar olurken uzaktan izlemiş, beni eve bıraktıktan sonra kamerayı da baş ucumda bırakıp gitmişti.


Kadınlar...

24 Ekim 2014 Cuma

O' gün

                21 Aralık 2012... Pek çokları için “acaba” lar ile dolu olan bir gündü. Acaba ölecek miydik? Dünya gerçekten sona mı erecekti? Yoksa farklı bir evreye mi girecektik? Mayaların takviminin bu dönemde bitiyor olmasını çoğunluk “Dünya’nın sonu” olarak görmüştü. Yok olacaktık.
Dünya sona ererken insan ne yapardı? O gün her şeyin biteceğini bildiğinizde ya da en azından bir acaba? dediğinizde, ne yapmak isterdiniz? Ben O ile sıcak şarap yapmaya karar vermiştim. O da sıcak şarap yapma teklifine hayır diyememişti. Birlikte sıcak şarap yapmak hayatımdaki en romantik anlardan birisiydi sanırım.
Dünyanın sonunu o’nla geçirmekten daha mantıklı bir şey olamazdı. Sıcak şarap yudumlayıp ona bakıp onu dinlerken dünyanın sona ermesini beklemek...
Ve tabii ki dünya sona ermedi ve hayatımıza devam ettik.

                22 Aralık 2012; O, evinde ben ve 3 arkadaşımızı daha rakı sofrasına davet etti. Beni kapıda bütün harikalığıyla karşıladı. Rakımızı içtik. İlk kez öpüştük. Hiç romantik değildi, yine de hiçbir öpüşmemde böyle hissetmemiştim. O akşam birlikte uyuduk, yalnızca uyuduk. Dokunmayı göze alamadım.
                24 Aralık 2012;
-Mınıski, yaşadığımız bir hataydı.
-Anlamıyorum...
-Elveda Mınıski

Ve böylece gitmişti. Ne yapacağımı bilemedim. Sahile çıktım. Hava fırtınalıydı. Her yer uçuşuyordu ama benim üzerimde sadece pijamalarım vardı. Hava beni etkilemiyordu. İçten içe yanıyordum, muhtemelen fırtına beni ancak dengeliyordu. Hava karanlıktı ve denizin yüksek dalga seslerinden başka bir ses duymuyordum. Birde O’nun sesi “Elveda Mınıski”
Birden soğuğu hissettim, sesler azaldı, ciğerlerime dolan kirli deniz suyunun tuzlu tadı. Yakıyordu gerçekten, sonra kendimi karanlığa teslim ettim ve huzur...

Uyandım;
Terk edilmenin acısıyla muhtemelen rakıyı fazla kaçırmıştım, başımda bir ağrı, ağzımda pis bir tat. Her yerim tutulmuş, el yordamıyla telefonuma uzandım saate bakmak için.  03:03, daha uyuyabileceğim için sevindim. Bu halde işe falan gidemezdim. Bir an gözüm takıldı, telefonumun tarihinin 21 Aralık 2012 de olduğunu gördüm. Önemsemedim ve uyudum.
Sabah televizyona baktığımda dünyanın sonundan bahsediyorlardı. Arkadaşım Kelebeği aradım.
-holaaa
- Yavrum sana garip bişi sorucam
-sor yavrum
-Ben galiba dün rakıyı fazla kaçırdım O beni terk edince,..
-Ne!? O seni terk mi etti? Ben bugün sana sıcak şarap yapmaya gelecek zannediyorum?
-Kelebek bugün ayın kaçı?
- 21’i bugün bebeğim sen çok içmişin cidden.

24 Aralık 2012;
-Mınıski, yaşadığımız bir hataydı.
-Anlamıyorum...
-Elveda Mınıski

Tren yolunda hafif bir gezintiye çıktım. Çok karanlıktı. İlerden gelen ışığı görebiliyordum. Sanki beni çağırıyordu. Uykum geldi. Raylar rahatsız gözüküyordu, ama amaca uygundu. Uzandım. Trenin beni görme şansı yoktu.

21 Aralık 2012;
İnanılmaz bir karın ağrısıyla uyandım. Tuvalete koştum. Terk edilmiştim, onun üzüntüsü bağırsaklarıma vurdu diye düşündüm. Saate baktım, 03.03, 21 Aralık!

24 Aralık 2012;
Kalbimin ağrısını viski ya da ağrı kesici giderebilir, ikisini aynı anda yeteri kadar içersem, hiçbir ağrım kalmaz.

24 Aralık 2012;
Aynaya baktım;
-Mınıski?
-Ne var?
- Yakışıklısın Mınıski, ama ne sikine yaradı? O senle oldu mu?
-Hayır
-Daya iyi olmalıydın Mınıski, daha iyi

Ona bir yumruk attım, parçalara ayrıldı, büyük bir parçasını bıçak gibi kullanarak bileklerimi kesip sonra tutabildiğim kadarıyla gırtlağıma sapladım, yavaş yavaş, gırtlağıma ayna bata bata kan kaybederek ölmüştüm.

Pek çok farklı şekilde intihar ettim. Her seferinde hayatımın en harika dönemini yaşadığımı düşünürken O beni tekrar tekrar tekrar tekrar terketti. Hiç bir şekilde değiştiremedim. Ölmüş müydüm? Bilmiyordum. Ancak öleceğimi zannedecek kadar büyük acılar çektiğimin hemen arkasında gerçekten yaşadığımı hissediyordum. O yüzden her denememde acılı bir yöntem deniyordum. Ne yaparsam yapayım 24 Aralıkta intihar ediyordum ve 21 Aralıkta uyanıyordum.
Bunu farkettiğim ilk 21 Aralıktan beri şehir, karanlıktı ve ben aydınlığını en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum. Havası insanı boğuyor, kasveti nefes aldırmıyordu. Şehir o hep gitmeye bağladığından beri karanlıktı ve ben, aydınlığı bir daha görür müydüm bilmiyordum.
Dünyanın sonunu birlikte geçirmiştik ve belki de dünya gerçekten sona ermişti.

Uyandım

Sadece karanlık vardı. Karşımda bir adam. Adamın teni simsiyah, suratı yok, üzerinde çizgili bir takım elbise var, 20lerden kalma, kıravatı yok, yakası Amerikalı pezevenkler gibi, kafasında bir fötr şapka, elinde baston. Bembeyaz bir aurası var, ama kendisi karanlık.
-Kim olduğumu biliyorsun Mınıski
Bana bakıyordu, ama suratı veya gözleri yoktu, benimle konuşuyordu, ama sesi yoktu, yalnızca kafamın içinde duyuyordum.
-Sen benim içimde bastırdığım karanlığım mısın?
Tam bir kötü adam kahkahası attı.
-Hayır Mınıski, ben bildiğin cennetten kovulanım, ben ateşten yaratılanım ben Mınıski, siz insanları yoldan çıkartanım, Acılarına son vermeye geldim Mınıski.
-Acı mı? Acı gelsin! Acıyı hissediyorsam yaşıyorum demektir!
Suratı yoktu, ama alaycı gülümsemesini hissettim;
-Acı zihnin bir halidir Mınıski, seni sen yapan da zihnindir. Bu yüzden öldüğün zaman acının geçip geçmeyeceğini bilemezsin.

Kötü adam kahkahasını attı ve yok oldu. Telefonuma uzandım. 21 Aralık 2012, 03:03.

Ölmüş müydüm? Hayatta mıydım? Bu hiç bitmeyen üç gün cehennem miydi? Galiba 21 Aralık için Mayalar Haklı çıkmıştı...

15 Eylül 2014 Pazartesi

O'nlar ve Biz Kaybedenler

Efkarlıydık. Üçümüz bir araya geldiğimizde mutlaka efkarlanırdık. Sanırım sebebi birbirimizi çok iyi anlamamızdı. Kimseye anlatamadığım şeyleri onlara da anlatamazdım, ama onlar yine de anlardı, bende onları anlardım;

"Sahilde kafa kafaya verip yatarsın, senfoni orkestrası konser verir, çim kokusu, O'nun kokusu, aşkın kokusu içine dolar... Mutlusundur, hiç gitmek istemezsin, hiç gitmemesini istersin, ama sonunda gider..."

Bana baktı ve;

"Yıllar sonra ilk kez gitme demek istersin birine.. "O" anlar seni, gitmez, ama kalmaz da..."

Sonra ötekinden gelir;

"İşte "O" dersin sen, ama sen O'nun için "O" olamamışsındır, bitersin"

Sigara içmiyordum. Sigaradan nefret ederdim ama yine de bir sigara yaktım. Hayat çok acımasızdı. Orospu çocuğu hayat...

3 Eylül 2014 Çarşamba

Devrim Balosu

                Balo salonu her zamanki gibi mutlu mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi olduklarını  “neredeyse otuz” yaşında olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş? Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
            Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri geliyordu.
            Kendime yeni bir kurban arama hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı, fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu hissettirmeyi severdim.
Benim ne olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki “bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
            Kaçıncı küçük hanımefendiyle dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum. Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi  gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı, hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler, hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu. Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı. Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp bir çığlık yükseldi;

“DEVRİM!”

Balo salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım. Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor, gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.

Kafamı yere vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı. Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi. O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor ve ben gülümsüyorum.

O, mutlu olmayı sevmez.