Efkarlıydık. Üçümüz bir araya geldiğimizde mutlaka efkarlanırdık. Sanırım sebebi birbirimizi çok iyi anlamamızdı. Kimseye anlatamadığım şeyleri onlara da anlatamazdım, ama onlar yine de anlardı, bende onları anlardım;
"Sahilde kafa kafaya verip yatarsın, senfoni orkestrası konser verir, çim kokusu, O'nun kokusu, aşkın kokusu içine dolar... Mutlusundur, hiç gitmek istemezsin, hiç gitmemesini istersin, ama sonunda gider..."
Bana baktı ve;
"Yıllar sonra ilk kez gitme demek istersin birine.. "O" anlar seni, gitmez, ama kalmaz da..."
Sonra ötekinden gelir;
"İşte "O" dersin sen, ama sen O'nun için "O" olamamışsındır, bitersin"
Sigara içmiyordum. Sigaradan nefret ederdim ama yine de bir sigara yaktım. Hayat çok acımasızdı. Orospu çocuğu hayat...
15 Eylül 2014 Pazartesi
3 Eylül 2014 Çarşamba
Devrim Balosu
Balo salonu her zamanki gibi mutlu
mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni
giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların
gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene
olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi
olduklarını “neredeyse otuz” yaşında
olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular
çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş?
Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup
bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı
avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın
olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi
kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın
olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir
mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki
hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak
kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu
tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri
geliyordu.
Kendime yeni bir kurban arama
hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli
oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin
faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo
boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok
iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı,
fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden
keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu
hissettirmeyi severdim.
Benim ne
olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki
“bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri
şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan
olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
Kaçıncı küçük hanımefendiyle
dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum.
Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker
üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte
kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi
parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir
generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi
gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını
görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek
kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden
birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala
devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece
O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı,
hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler,
hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya
gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik
susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe
selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu.
Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı.
Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp
bir çığlık yükseldi;
“DEVRİM!”
Balo
salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman
bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın
sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo
salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler
kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde
kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp
mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla
direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama
korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur
Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından
tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım.
Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört
kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı
ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor,
gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.
Kafamı yere
vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı.
Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi.
O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum
halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor
ve ben gülümsüyorum.
O, mutlu olmayı sevmez.
18 Ağustos 2014 Pazartesi
Bir Bok
En
nefret ettiğim şeydi ev ödevi. Bütün günümü okulda ders dinleyerek geçiriyordum
zaten, o iğrenç yerden kurtulduğuma sevinirken, bir de kendi evime, güvende
olduğum tek yere gidip okulda gördüklerimi tekrarlamamı istiyorlardı.
Daha o zamanlar bile, bir şey bana dikte edildiğinde
yapmıyordum. Ev ödevlerimi de yapmıyordum. Evde olduğum vakitlerde
oyuncaklarımla oynayabiliyor olmam gerekirdi, ödevlerime boğulmuş olmam değil.
Baskı sadece okuldan değil, annem ve babamdan da “ödevlerini
yapmadan oyun oynayamazsın” şeklinde geliyordu. Sadece ödevlerimi yapmamak
için, kitap ve defterin başında boş boş bir saat iki saat oturur, sonra da
ödevlerimi yaptım diye yalan söyleyerek oyun oynardım.
Ödevlerimi yapmamamın cezası olurdu tabii ki. Kendi şahsi
problemleri olan, dominant karakterli ve pek çokları gibi parayı çok seven
öğretmenim, o günkü keyfine göre, kulağımı çeker, tokatlar, sopayla elime vurur
ama illaki yapacak bir şeyler bulurdu. Tabi öğretmenler günü hediyesi olarak
kendisine altın bilezikler tarzı şeyler gönderen çocuklar bunlardan muaf olurdu
her zaman.
İlk
okul tecrübem beş sene boyunca bu şekilde olunca, okul hakkında hiç bir zaman
iyi bir şey düşünemedim tabiiki. Daha orta okula giderken, bir filmde
“home-school” olayını görmüş ve gelecekte ülkemde böyle bir sistem olursa
çocuklarımı evde kendim eğiteceğimi düşünmüştüm. Hem okulda öğretilenlerden çok
daha dolu olurdu, hemde kendisi sorunlu olup ta öğrencilere bunu yansıtabilecek,
yüksek egolu saçma sapan insanlardan uzak olurdu.
Ailem okuldan nefret etmemin sebebinin her zaman tembelliğim
olduğunu düşündü. Pek çoğumuzun duyduğu “zeki ama çalışmıyor, tembel” lafı
vardır ya, çocukluğum bunu duyarak geçti. Tembel değildim, sadece okulun bana
verdiği aptalca şeylerle neden uğraşmam gerektiğini anlamıyordum, anlamadığım
için de yapmıyordum. Ne kadar cezalandırdıkları çok önemli değildi, beni her
cezalandırdıklarında, okuldan o kadar soğuyordum.
Bu,
bütün eğitim hayatım boyunca devam etmişti. Orta okulda da “tembel” dedikleri
öğrenci tipiydim, anadolu liseleri sınavına hiç hazırlanmamıştım, derslerim de
kötüydü. Sınavdan bana “çalışkan” diye örnek gösterdikleri arkadaşımla aynı
puanı almıştım, o dandik bir anadolu lisesine girerken ben Türkiye’nin en iyi
teknik lisesine girmiştim, tabi insanların gözünde “meslek lisesi, tornacı
amele” den öteye gitmiyordu, ama bence başarıydı. Babam okumayacağımı, o yüzden
meslek lisesine gittiğimde hiç olmazsa bir meslek öğrenmiş olacağımı düşünmüştü.
Üniversite sınavına da “neredeyse” hazırlanmamıştım.
Arkadaşlarım dershaneye yazıldığı için Aralık ayında onlarla dershaneye
yazılmıştım. Benim için önemli değildi üniversite sınavı, çünkü aileme ABD’de
okumak istediğimi söylemiştim, ve onlar da onay vermişlerdi. Aralık ayında ise göndermeyeceklerini,
çünkü çok özleyeceklerini söylemişlerdi. Bende Aralıkta arkadaşlarımın girdiği
iddiasız dershaneye yazılmıştım. Bana en büyük katkısı masa tenisini öğrenmem
olan bir dershaneydi.
Teknik lise çıkışından dolayı sayısal sayılmama rağmen,
sayısalı neredeyse boş bırakarak, Koç üniversitesi uluslararası ilişkiler
bölümüne girecek puanı almıştım ve sayısalı neredeyse boş bırakmama rağmen
babam uluslararası finans okumama karar vermişti.
Ucu
ucuna finans bölümünden mezun olana kadar okuyacağıma inanmamıştı babam. Mezuniyet
törenimde “okudu lan” demişti. O an aslında onun için çok ta önemli olmadığını
fark ettim. Tek yapmak istediği eve gidip bir an önce donuyla oturup televizyon
karşısına kurulmaktı. O kadar ki, ailemle bir mezuniyet fotoğrafım olmamıştı.
Muhtemelen benimle en çok gurur duyduğu an askerliğimin
bitiminde komutanlarımın beni övmesi olmuştu. Ona göre bir boka yaramayan, hiç
bir şeyi beceremeyecek, kendisi olmazsa hayatta bile kalamayacak olan Mınıski,
askerliğini sıkıntısız yapıp bir de övgüler almıştı. Enteresan?!
Düşünme
şeklimiz çok farklıydı. Ben onun ne şekilde düşündüğünü anlayabiliyordum, ama o
benimkini anlayamıyordu, anlamaya çalışmıyordu bile çünkü umrunda bile değildi.
Bunu fark ettiğim zaman bende aynı şekilde karşılık verdim, ne düşündüğünü umursamayarak.
Bir erkek çocuk olarak, hayatımın büyük bölümünde babamın
takdirini kazanmaya çalışmıştım. Sonunda bunun bir yolu olmadığını
fark ettiğimde, vazgeçip hayatımı daha keyifli yaşamaya başlamıştım. Bunu
fark ettiğim an ise babama “benim hayatımı etkileyecek bu kararda benimde
fikrimi sorman gerekmiyor mu?” soruma verdiği “senin fikrini sikeyim Mınıski”
cevabı olmuştu. O an bu adamı herhangi bir şekilde memnun etmeme gerek
olmadığını anlamıştım.
Bu hale gelince söylediği şeyler moralinizi bozmuyor, çünkü
umursamıyorsunuz. Kızması, hakaret etmesi, aşağılaması, öylece üzerinizden akıp
gidiyor, en başta sinirlenseniz de, sonrasında “amaaaaan” çekerek silkelenebiliyordunuz.
Durum ironikti, kızların baba problemlerinden bahsederken,
aslında kendi babamla alakalı problemlerim vardı. Tam olarak kızların baba
problemleri değildi, ama problemdi. Beni kendi halime bıraksaydı belki yazar
olurdum, belki de arkeolog, bambaşka bir hayatım...
-MINISKİ!
-Efendim baba?
-Senden bir bok olmaz...
15 Temmuz 2014 Salı
Yeşil Çoraplı Mademoiselle
... Kapıyı açtım, selamlaştık ve içeri giyip ayakkabılarını
çıkardı. Ayakkabıları ayağındayken gözükmüyordu, ama ayağında yeşil çoraplar
vardı. Normal bir zamanda bakıp yadırgardım fakat o an bana normal, hatta
sevimli gelmişlerdi.
Her hafta birlikte eski ve garip bir film izlerdik. Her
şeyin eskisini sevdiğim gibi filmlerinde eski ve değişik olanlarını seviyordum
ve o bu konuda bilgi birikimine sahipti. Bazen önerdiği filmlerde uyuya kalsak
da, genel olarak çok eğlenceli siyah beyaz Fransız filmleri izlerdik.
Normal zamanlardan daha keyifsiz gibiydi. "Nen var
kuzum?" diye sorduğumda da dökülmeye başlamıştı. Sevgilisiyle tartışmış,
tartışma sebebi de göğüslerinin devamlı göze batacak halde olmasıymış.
"Fakat mademoiselle, göğüsleriniz büyük, ne yapılabilir
ki?" dedim, biraz gülümsemesi için. İltifat sayılırdı ve kadınlar şakayla
karışık iltifatları yakalar ve severlerdi.
"Üzerlerine boşalabilirsin mesela?"
Bir saniye kadar sürede beynim yandı, yanlış mı duymuştum?
"Ney?"
Askılı tişörtünü çıkardı. İçinde sütyen yoktu ve üzerime
atlamıştı. O henüz havadayken kendi tişörtümü çıkardım. Bir anda bir ateş topu
halini almıştık. Ben onun kısacık kot şortunun düğmelerini açarken, o benim külodumu
bile çıkarmış, yetenekli ellerini soluk kesici şekillerde kullanmaya
başlamıştı.
Sonunda bende onu soyabildiğimde ellerinin durmasını
istemeyeceğim bir haldeydim, ancak bencil olmamalıydım. Kanepede sertçe yer
değiştirdik ve yaramaz bir salon dansına başladık. Onun tatmini, beni daha çok
kamçılıyordu. Bütün vücudumuz birbirine değerken dişlerim arasındaki alt dudağına
kadar her yeri titrediğinde çocuklarım sabırsızca beni dürtmeye başlamışlardı.
Tecrübeleriyle bunu fark etmiş olacak ki, kalktı, önümde
eğildi ve haylaz olduğu kadar erotik bir surat ifadesiyle yüzüme bakarken
yetenekli ellerini kullanmaya tekrar başladı. Çocuklarım büyük bir coşkuyla göğüslerine
doğru sıçrarken hızlı hızlı nefes alıp haykırıyordum. Sözünün eri olduğu gibi
garip bir düşünce geldi o saniyede aklıma. Zaten çocuklarımız dışarı çıktığında
aklımıza hep garip şeyler gelirdi biz erkeklerin.
Giyindik,
sarıldık, bu sefer Fransız filmi olmayan ama yine de Fransa'da geçen filmimizi
seyrettik. Film bitiminde evine dönmek üzereyken bozuk parasının olmadığını
fark edip benden bozuk para istedi. Ona iki lira verdim ve "çok
ucuzsun" dedim. O saniye bunu söylememem gerekirdi diye düşündüm ve
alnımdan yanağıma doğru bir ter damladı. Suratıma baktı ve aynı anda yüksek
sesle gülmeye başladık.
Yeşil çoraplı ayaklarına ayakkabılarını geçirdi, sarıldı,
yanağıma masum bir öpücük kondurdu ve gitti.
Bir sonraki hafta için garip ve Fransa ile bağlantısı olan
bir film bulmam gerekiyodu...
13 Temmuz 2014 Pazar
Sözde Sarraf
"Sen
beni artık sevmiyorsun Mınıski" dedi, "hiç benimle
ilgilenmiyorsun" , doğru söylüyordu, onunla ilgilenmiyordum artık,
yanıldığı nokta onu "artık" sevmediğimdi. Onu hiç sevmişmiydim
bilmiyordum, ve zaten sevmediğiniz birini tekrardan sevmemeye başlamanız olası
değildi.
Değişik bir ilişkimiz vardı. O beni seviyordu, sebebini
bilmiyordum, ona karşı her kıza davrandığımdan farklı davranmamıştım, ama o
kendini bir şekilde özel hissetmiş olacak ki beni gerçekten seviyordu. Oysa o
benim sikimde bile değildi. Arada buluşup sevişiyordum onunla, bazen onla
sevişmekten sıkılıyordum. Onu sevmiyordum, hatta o kadar sevmiyordum ki, bazen öleceğim günün
onun doğum gününe denk gelmesi için tanrıya dua ediyordum, böylece doğduğu güne
lanet edecekti, çünkü bana aşıktı.
Muhtemelen tanrı, benden yalnızca böyle boktan bir istekle
karşılaştığı için beni ciddiye almamaya karar vermişti. O ise doğum gününü kutluyordu, mutluydu.
Biraz huzurunu kaçırmak için doğum gününü kutlamamaya karar verdim. Bana tatlı
tatlı sitem etti. Umursamadım. Daha da üzüldü.
Ona tam bir pislik gibi davranıyordum. Sanırım benden bu
yüzden etkileniyordu. Bu çok saçmaydı. O bana böyle davrandığında ondan nefret
etmiştim. Bana devamlı laf söylüyor, beni aşağılıyordu, bu bana sevişirken haz
verebiliyordu, evet gariptim biraz, ama beni günlük hayatımda aşağılıyor, bana
lakaplar takıyordu ve bunu kesinlikle sevmediğimi biliyordum.
Kendi
küçük kafasında kurduğu dünyasında yaşıyordu, aslında kadınların en büyük
hayatsıydı bu, pek çoğu kendi kafalarında kurdukları dünyalarda yaşarlar,
gerçek dünyada hiç bir önemi olmayan ufak problemleri, o dünyalarının sonu
haline getirir ve hem kendilerini hem de sizi yorarlardı. Kendi küçük
dünyalarında yarattıkları insan figürlerini severler, gerçek hayatta bu yüzden
o insanlar tarafından hayal kırıklıklarına uğrarlardı.
O da pek farklı değildi, o yalnızca kendini insan sarrafı
zannediyor, ve kafasında kurduğu insanlar mükemmel değil de, her zaman sinsi ve
kötü olup onu kandırmaya çalışıyorlardı. Kendisi ise kendi kafasında o
insanları kusurlarıyla kabul eden biriydi.
Fazla tanımadığınız zaman gerçekten kendinizde kusurlar
olduğunu size düşündürüp, bunların onun için önemli olmadığını size
hissettirirdi, sıcak hissederdiniz. Ama daha sonra, sizi bambaşka yerlerden laf
sokarak vururdu. Laf sokulmasını hiç sevmezdim, kimse sevmezdi, bana çok kaypak
gelirdi, çünkü kastettiği şeyi tam olarak anlardınız, ama cevap verirseniz laf
çok kolay döner, kıvırılırdı.
İşte tam bu yüzden sikimde değildi. Bu yüzden ona bok gibi
davranıyordum ve ben ona bok gibi davrandıkça o bana daha da aşık oluyordu.
Oluyordu olmasına ama o dudaklarını konuşmak dışında yapacağı işlerde daha
faydalı kullanabiliyordu.
Hem, ağzı doluyken konuşamıyordu da...
10 Temmuz 2014 Perşembe
Gitme!
“Gitme dur!” dedi. Sadece konuşacak birini istiyordu.
Üsteklikte internetteydik. Çok alakasızdı ama o an fark ettim; O güne kadar hiç
kimse bana “gitme” dememişti. Ya gideceğim zamanı çok iyi biliyordum, ya da
kimsenin umurunda değildim, çok bir şey değiştireceğinden de değil.
Bazı zamanlar olur, bilirsinizki
karşınızdakiyle son kez konuşuyorsunuzdur. Yaşadığınız her şey, o an parçalara
ayrılıyordur ve suratına o kocaman gözlerine -telefonun veya bilgisayarın
ekranına- bakarken üzerinizde sahte bir sakinlik vardır o zamanlarda.
Muhtemelen gitmesi gerektiği için gidiyordur, ve muhtemelen siz de bunu
bildiğiniz için artık onu durdurmuyorsunuzdur, daha önceki yaşadıklarınızdan dolayı
onu durdurmaya çalışmamanız gerektiğini, ya da bunun bir işe yaramayacağını
biliyorsunuzdur.
İşte tam olarak öyle bir anda O’na “Elveda” dedim
“Vedalardan nefret ederim Mınıski” dedi.
Bu çok sikik bir “gitme” idi, bu bir gitme bile değildi, bu
bir vedaydı
ve ben, sessizce gitmiştim.
4 Temmuz 2014 Cuma
Carandes'in Kirli Senfonisi
Her erkeğin yeniden dönüp bakacağı
bir kadındı. Kızıl saçları, uzun bacakları şekilli bir poposu vardı. Flört
ediyorduk ve ben ona bir prensesmiş gibi davranıyor ve el üstünde tutuyordum.
Kadınlar prenseslermiş gibi davranlımayı severlerdi. Carandes utangaçtı. Ben
onu el üstünde tutmaya çalıştıkça da benden tiksiniyordu. Bir gün en sonunda
patlamıştı;
“Mınıski yeter, prenses değilim ben
kötü davran bana biraz!”
Şaşırmıştım. Evimdeydik, gayet
sevimli bir muhabbetin içindeydik ve ben bana böyle bağırılmasını
beklemiyordum. Kızmıştım. Bana gereksiz bağırıldığında her zaman kızardım. 2-3
saniye kadar birbirimize sessizce baktıktan sonra ona bir tokat attım.
Çok şiddetli bir tokat olmamasına
rağmen kafası yana dönmüş gözleri hayretle açılmış, ürkerek bana bakıyordu.
Sinirliden çok mutlu gözüküyordu, sinirli gözüken bendim. Gömleğimin kollarını
yavaşça kıvırırken ona hiç bakmadan;
“Şimdi git bana bir bardak viski
koy, nasıl sevdiğimi biliyorsun dedim”
Koşarak gitti, hiç vakit
kaybetmemişti. Viskimi getirdi. Bardağı buzla doldurmuş, bardağın yarısına
kadar viski koymuştu. Viskiyi elinden aldım, gözlerinin içine bakarak olduğu gibi
yere boşalttım, sonra çenesinden sıkıca kavrayarak “iki parmak viski, bir adet
buz koyacaksın, git doğrusunu yap” dedim, “evet lordum” dedi. Lordum...
Çok hoşuma gitmişti, demek bunu
seviyordu. Buna devam edebilirdim, benim tarzımdı. İki tarafı da
oynayabilirdim, ama Carandes oynayamazdı. Onun yanındayken Lordu olacaktım.
Viskimde gelmişti.
Viskiyi elinden alıp inceledikten
sonra yine ona bakmayarak yerlerin sırılsıklam olduğunu ve kendi kendini
temizlemeyeceğini söyledim. Koşarak bir bez aldı ve dizleri üzerinde yerleri
silmeye başladı. Bir an viskiye yazık olduğunu, yeri yalaması gerektiğini
düşündüm, sonra bunu başka zaman yapmaya karar verdim.
Kendime
bir de ıslak puro getirtip viskiyle birlikte takılmaya başladım. Yanıma oturacak
gibi oldu, ters ters bakınca oturamadı. Yere bakıyordu. İlk tokatla biraz
korkup hemen sonrasında bu kadar havaya girmesi ilginçti. Carandes utangaç bir
kadındı ama bu durumda çok ta utangaç gözükmüyordu. Bana bağırırdı ha? Onu daha
da utandırmam lazımdı;
“Soyun Carandes” dedim
“N...Ne?” dedi, suratına
memnuniyetsiz bir şekilde baktım, ve bakışımdan beni memnun etmediği şartlarda
başına gelecekleri anladı sanırım, soyunmaya başladı.
O soyunurken ona hiç bakmadım. internetten müzik açmaya çalışıyordum. Gözümün ucuyla tamamen soyunduğunu
gördüğümde bacaklarımı açıp yere ayaklarımın arasına bir yastık bıraktım.
“Şimdi uslu bir kız ol Carandes ve
yapman gerekeni yap” dedim.
“Evet lordum” diyerek dizlerini
yastığa koyarak önümde ait olduğu yeri aldı. Pantolonumu açıpta kendi
senfonisine başladığı sırada internetten Hess is more – Yes boss şarkısını
açmıştım. Daha sonra kendimi Carandesin senfonisine bıraktım.
Bütün akşamı Carandesin kirli
senfonisinin keyfiyle geçirdikten sonra, viskimi yanlış getirdiği için poposunu
kızartacaktım, viskimi nasıl sevdiğimi bir daha asla unutmamalıydı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)