13 Temmuz 2014 Pazar

Sözde Sarraf

                "Sen beni artık sevmiyorsun Mınıski" dedi, "hiç benimle ilgilenmiyorsun" , doğru söylüyordu, onunla ilgilenmiyordum artık, yanıldığı nokta onu "artık" sevmediğimdi. Onu hiç sevmişmiydim bilmiyordum, ve zaten sevmediğiniz birini tekrardan sevmemeye başlamanız olası değildi.
Değişik bir ilişkimiz vardı. O beni seviyordu, sebebini bilmiyordum, ona karşı her kıza davrandığımdan farklı davranmamıştım, ama o kendini bir şekilde özel hissetmiş olacak ki beni gerçekten seviyordu. Oysa o benim sikimde bile değildi. Arada buluşup sevişiyordum onunla, bazen onla sevişmekten sıkılıyordum. Onu sevmiyordum, hatta  o kadar sevmiyordum ki, bazen öleceğim günün onun doğum gününe denk gelmesi için tanrıya dua ediyordum, böylece doğduğu güne lanet edecekti, çünkü bana aşıktı.
Muhtemelen tanrı, benden yalnızca böyle boktan bir istekle karşılaştığı için beni ciddiye almamaya karar vermişti.  O ise doğum gününü kutluyordu, mutluydu. Biraz huzurunu kaçırmak için doğum gününü kutlamamaya karar verdim. Bana tatlı tatlı sitem etti. Umursamadım. Daha da üzüldü.
Ona tam bir pislik gibi davranıyordum. Sanırım benden bu yüzden etkileniyordu. Bu çok saçmaydı. O bana böyle davrandığında ondan nefret etmiştim. Bana devamlı laf söylüyor, beni aşağılıyordu, bu bana sevişirken haz verebiliyordu, evet gariptim biraz, ama beni günlük hayatımda aşağılıyor, bana lakaplar takıyordu ve bunu kesinlikle sevmediğimi biliyordum.
                Kendi küçük kafasında kurduğu dünyasında yaşıyordu, aslında kadınların en büyük hayatsıydı bu, pek çoğu kendi kafalarında kurdukları dünyalarda yaşarlar, gerçek dünyada hiç bir önemi olmayan ufak problemleri, o dünyalarının sonu haline getirir ve hem kendilerini hem de sizi yorarlardı. Kendi küçük dünyalarında yarattıkları insan figürlerini severler, gerçek hayatta bu yüzden o insanlar tarafından hayal kırıklıklarına uğrarlardı.
O da pek farklı değildi, o yalnızca kendini insan sarrafı zannediyor, ve kafasında kurduğu insanlar mükemmel değil de, her zaman sinsi ve kötü olup onu kandırmaya çalışıyorlardı. Kendisi ise kendi kafasında o insanları kusurlarıyla kabul eden biriydi.
Fazla tanımadığınız zaman gerçekten kendinizde kusurlar olduğunu size düşündürüp, bunların onun için önemli olmadığını size hissettirirdi, sıcak hissederdiniz. Ama daha sonra, sizi bambaşka yerlerden laf sokarak vururdu. Laf sokulmasını hiç sevmezdim, kimse sevmezdi, bana çok kaypak gelirdi, çünkü kastettiği şeyi tam olarak anlardınız, ama cevap verirseniz laf çok kolay döner, kıvırılırdı.
İşte tam bu yüzden sikimde değildi. Bu yüzden ona bok gibi davranıyordum ve ben ona bok gibi davrandıkça o bana daha da aşık oluyordu. Oluyordu olmasına ama o dudaklarını konuşmak dışında yapacağı işlerde daha faydalı kullanabiliyordu.


Hem, ağzı doluyken konuşamıyordu da...

10 Temmuz 2014 Perşembe

Gitme!

           “Gitme dur!” dedi. Sadece konuşacak birini istiyordu. Üsteklikte internetteydik. Çok alakasızdı ama o an fark ettim; O güne kadar hiç kimse bana “gitme” dememişti. Ya gideceğim zamanı çok iyi biliyordum, ya da kimsenin umurunda değildim, çok bir şey değiştireceğinden de değil.
Bazı zamanlar olur, bilirsinizki karşınızdakiyle son kez konuşuyorsunuzdur. Yaşadığınız her şey, o an parçalara ayrılıyordur ve suratına o kocaman gözlerine -telefonun veya bilgisayarın ekranına- bakarken üzerinizde sahte bir sakinlik vardır o zamanlarda. Muhtemelen gitmesi gerektiği için gidiyordur, ve muhtemelen siz de bunu bildiğiniz için artık onu durdurmuyorsunuzdur, daha önceki yaşadıklarınızdan dolayı onu durdurmaya çalışmamanız gerektiğini, ya da bunun bir işe yaramayacağını biliyorsunuzdur.

İşte tam olarak öyle bir anda O’na “Elveda” dedim

“Vedalardan nefret ederim Mınıski” dedi.

Bu çok sikik bir “gitme” idi, bu bir gitme bile değildi, bu bir vedaydı

ve ben, sessizce gitmiştim.

4 Temmuz 2014 Cuma

Carandes'in Kirli Senfonisi

            Her erkeğin yeniden dönüp bakacağı bir kadındı. Kızıl saçları, uzun bacakları şekilli bir poposu vardı. Flört ediyorduk ve ben ona bir prensesmiş gibi davranıyor ve el üstünde tutuyordum. Kadınlar prenseslermiş gibi davranlımayı severlerdi. Carandes utangaçtı. Ben onu el üstünde tutmaya çalıştıkça da benden tiksiniyordu. Bir gün en sonunda patlamıştı;
“Mınıski yeter, prenses değilim ben kötü davran bana biraz!”
Şaşırmıştım. Evimdeydik, gayet sevimli bir muhabbetin içindeydik ve ben bana böyle bağırılmasını beklemiyordum. Kızmıştım. Bana gereksiz bağırıldığında her zaman kızardım. 2-3 saniye kadar birbirimize sessizce baktıktan sonra ona bir tokat attım.
Çok şiddetli bir tokat olmamasına rağmen kafası yana dönmüş gözleri hayretle açılmış, ürkerek bana bakıyordu. Sinirliden çok mutlu gözüküyordu, sinirli gözüken bendim. Gömleğimin kollarını yavaşça kıvırırken ona hiç bakmadan;
“Şimdi git bana bir bardak viski koy, nasıl sevdiğimi biliyorsun dedim”
Koşarak gitti, hiç vakit kaybetmemişti. Viskimi getirdi. Bardağı buzla doldurmuş, bardağın yarısına kadar viski koymuştu. Viskiyi elinden aldım, gözlerinin içine bakarak olduğu gibi yere boşalttım, sonra çenesinden sıkıca kavrayarak “iki parmak viski, bir adet buz koyacaksın, git doğrusunu yap” dedim, “evet lordum” dedi. Lordum...
Çok hoşuma gitmişti, demek bunu seviyordu. Buna devam edebilirdim, benim tarzımdı. İki tarafı da oynayabilirdim, ama  Carandes oynayamazdı. Onun yanındayken Lordu olacaktım. Viskimde gelmişti.
Viskiyi elinden alıp inceledikten sonra yine ona bakmayarak yerlerin sırılsıklam olduğunu ve kendi kendini temizlemeyeceğini söyledim. Koşarak bir bez aldı ve dizleri üzerinde yerleri silmeye başladı. Bir an viskiye yazık olduğunu, yeri yalaması gerektiğini düşündüm, sonra bunu başka zaman yapmaya karar verdim.
                Kendime bir de ıslak puro getirtip viskiyle birlikte takılmaya başladım. Yanıma oturacak gibi oldu, ters ters bakınca oturamadı. Yere bakıyordu. İlk tokatla biraz korkup hemen sonrasında bu kadar havaya girmesi ilginçti. Carandes utangaç bir kadındı ama bu durumda çok ta utangaç gözükmüyordu. Bana bağırırdı ha? Onu daha da utandırmam lazımdı;
“Soyun Carandes” dedim
“N...Ne?” dedi, suratına memnuniyetsiz bir şekilde baktım, ve bakışımdan beni memnun etmediği şartlarda başına gelecekleri anladı sanırım, soyunmaya başladı.
O soyunurken ona hiç bakmadım. internetten müzik açmaya çalışıyordum. Gözümün ucuyla tamamen soyunduğunu gördüğümde bacaklarımı açıp yere ayaklarımın arasına bir yastık bıraktım.
“Şimdi uslu bir kız ol Carandes ve yapman gerekeni yap” dedim.
“Evet lordum” diyerek dizlerini yastığa koyarak önümde ait olduğu yeri aldı. Pantolonumu açıpta kendi senfonisine başladığı sırada internetten Hess is more – Yes boss şarkısını açmıştım. Daha sonra kendimi Carandesin senfonisine bıraktım.

Bütün akşamı Carandesin kirli senfonisinin keyfiyle geçirdikten sonra, viskimi yanlış getirdiği için poposunu kızartacaktım, viskimi nasıl sevdiğimi bir daha asla unutmamalıydı...

1 Temmuz 2014 Salı

Korkak

Devamlı özçekim yapıyordu, çünkü ona bayılan onlarca kişi vardı. Bende bayılıyordum. Bana kimse bayılmadığı için, ben özçekime karşıydım. Sanırım ben yapamadığım her şeye karşıydım ve kötülüyordum. Umrumda da değildi zaten.
Özçekimin kendisine karşı değildim sanırım, ama bazı insanlar her gün bir kaç tane çekiyorlardı ve bu yorucuydu. Bana bakın! Benimle ilgilenin! Beni beğenin! Övün beni! Bir çırpınıştı belki de, ya da sadece hastalık seviyesinde kendini beğenmeydi.
Ama bazı kadınlar vardı ki, onların her fotoğrafını beğeniyordunuz. Batmıyordu onların yaptığı özçekimler, ve yüzlerini sadece fotoğraflarda görüyor olsanızda suratınızda bir gülümsemeye sebep oluyordu. Götünü memesini açıp yasla bana diyenleri kastetmiyordum elbette, yüzündeki gülümsemeyle gününüzü aydınlatabilen, suratındaki bir mimikle midenizdeki kelebekleri harekete geçirebilen, gözündeki hüzünle rakı içirten, hafifçe dudağını ısırdığında ise şehvetten sizi yakanları kastediyordum.
                Çok beğeniyordum, gerçekten fotoğraflarını görünce günüm daha güzel geçiyordu, ama bundan öteye gitmiyordum. Kafası çok iyiyken bir filozofa dönüşen kızıl saçlı, uzun bacaklı, seksi ama utangaç arkadaşım Kontes Carandes’in, kafası iyiyken –Kafası ayıkken muhabbeti çekilmiyordu- yaptığı tespiti yaşıyordum; Bir sorununuz vardır ve sorunun çözümü çok basit ve bellidir, örneğin sevgiliniz sizi sevmiyordur, ayrılırsınız. Fakat siz o kadar çok seviyorsunuzdur ki, ayrılmak sizin için daha büyük problemdir, halbuki ayrılsanız sizin için daha iyi olacaktır ama götünüz yemez.
Ben bu durumun egolusunu yaşıyordum. Onu istiyordum, o zaman gidip almalıydım, ama egoma “supermen punch” yediğimden beri onu almaya gitmek daha da güçlü bir yumruk yemekti. Ayrıca onu gidip aldığım zaman erken olacağından korkuyordum. Değişik zevklerim vardı, kabul edilmesi kolay değildi, ve ben çok uzun zamandır başkalarının mutluluğu için uğraştığımdan, kendi zevklerimden kısıtlanmasına tahammülüm kalmamıştı. Eminim ben onu almaya gitmeye karar verdiğimde de çok geç olacaktı.

“Mınıski seni siktiminin korkağı” dedi Kontes Carandes, sonra zor bastırdığı kırkırdaması kahkaya dönüştü. Yine kafası iyiydi, ama haklıydı da...

23 Haziran 2014 Pazartesi

En Doğru Şey

Bazen durursun ve "benim burada ne işim var gerçekten" der ve O'na koşarsın. Seni beklemiyordur ve kapıyı açtığında bir "yaaaa" koyuverir. Dünyanın en güzel yaaaaaasıdır o, ve O'na koşman dünyada o an yapılan en doğru şey olmuştur.

Mınıski

8 Haziran 2014 Pazar

(H)Elena'nın Tuhaf Hikayesi

                Üniversite arkadaşım Elena , üniversite hayatı boyunca asistan Ziya'nın derslerini hiç kaçırmamıştı. Elena trakyalıydı ve ben isminin aslında Helena olmasından şüpheleniyordum. Ziya'yı ilk gördüğümde, "neden ki?" diye geçirmiştim aklımdan. Fakat bir gün ders aldığımda adamın gerçekten bir kadını etkileyecek her şeye sahip olduğunu farkettim. Karizmatik bir adamdı, kibardı, fazlasıyla zekiydi, çok düzgündü, yüz hatları kusursuz değildi ama bu onu daha da karizmatik yapıyordu.En bombası da yeşil gözlüydü. Adam bildiğimiz yakışıklıydı.
Elena sürekli Ziya hakkında konuşuyordu. Üniversite hayatı boyunca Elenaya Ziyaya yaklaşması için gaz vermiştim ama Elena yememişti. Ziyayla olma hayalleri kuruyordu, çünkü Ziya Elena gibi pek çok kızın hayallerini süsleyen bir adamdı ama Elena hayallerinin gerçekleşmesi için hiç bir şey yapmadı.
                Üniversite bitip, üzerinden yıllar geçmişti, bu yıllar içinde Ziya, Elenayla aramızda bir geyiğe dönmüştü ama hala Elena onu anarken gözlerinin içindeki ışığı görebiliyordum.
Elenayla bir gün yemek yerken bana "ben flört etmeyi hiç bilmiyorum Mınıski" demişti. Çok komikti, gerçekten kendi anlatımına göre, eğer erkek olsaydı tam bir öküz olacağını düşündüm. Ben de öküzdüm, ama en azından flört etmesini bilen bir öküzdüm. O flört etmesini bilmiyor, yol gösterildiği zamanda beceremiyordu, çünkü flört ederken kendisi olamıyordu.
Bu dönemde Ziya doktora çalışmasına devam etmiş, düzgünlüğünü ve rasyonelliğini sonuna kadar korumuş, ve belli bir oranda da kas yapmıştı. Adam gittikçe daha rasyonel ve daha yakışıklı oluyordu.
                Günlerden bir gün, evimde akşamdan kalma bir şekilde otururken, Elenadan bir mesaj aldım.
-Mınıski! İnanamayacaksın! Çeşmedeyim ve otelde kimle karşılaştım?
-Elena, inan hiç bir fikrim yok
- ZİYA
Kader sanki Elena'nın yüzüne gülüyor diye düşündüm. Bu kadar sene sonra karşısına çıkartıyordu onu. Hem de Elena bir boşluktayken. Bundan sonrasını Elena yaşadığı için, hikayenin bu kısmını onun ağzından anlatmam gerekecek, buyrunuz efendim;

"              Ziyayı gördüm ve gözlerime inanamadım! Okuldayken yakışıklıydı ama yıllar resmen adama yaramıştı bea! Üzerine dar bir tişört giymiş, kas kütlesini yüksek dozda arttırmıştı. Ne yapacağımı bilemedim ve Mınıskiye mesaj attım. Bana çarpışmamı ve sanki o anda tanıyarak "aaa ocam meraba" dememiş söylemişti. Ben ise diri vücudunu daha iyi görmek istediğimden buna bir bardak su ekledim.  Bardan aldığım bir bardak suyla telefonumla ilgilenir gibi üzerine yürüdüm, çarptım ve suyu üzerine döktüm. Tişörtü sırılsıklam olmuştu ve vücut atları son çizgisine kadar görünüyordu.
-AGHH FFFFF! Dikkat etsenize biraz canım!
-Aiiiiyyy çok pard...
-=?^+%(=(^+)(%
Söylenip gitti, tanımışım gibi yapamadım bile. Arkasından baka kaldım. Aklımdan "acaba birde arkadan mı çarpıp su döksem bea" diye geçirdim, çok sıkı bir kıçı vardı ve dokunmak için can atıyordum bea. Hem belki bu sefer tanımışım gibi yapma fırsatı bulurdum, ya da belki dayak yerdim. Evet evet, bu teelikeliydi ve bunu yapmamaya karar verip onu uzaktan izlemeye koyuldum.
Şişman, bastıbacak , fırça saçlı, er yeri koca koca benli, çingene gibi bir kadının yanına gitti. Bu karı ne bea diye düşünürken birden parmağındaki parlak nesneyi fark ettim. Aniden yaşadığım aydınlanma sonucu ağzımdan "yüzük o bea" kelimeleri döküldü. Yıkılmıştım. Kader yıllar sonra karışma platonik aşkımı çıkarıyor, ama evli çıkarıyordu bea. Kaderin kötü bir espri anlayışı vardı.
                Ertesi gün Ziyayı iç biyerciklerde bulamadım, üzgün üzgün Mınıskiye mesaj attım, gitti eralde diye. Fakat sonra otelde bir konferans olduğunu farkettim. Konferans salonu büyüktü ve kapı kapalıydı. Belliki bir konferans vardı, ve Ziya rasyonel bir akademisyen olduğu için, kesin bu toplantıda olmalıydı.
Resepsyona gittim, yoğun ısrarlar ve bir miktar başiş karşılığında Ziyanın kaldığı odayı buldum. Evet ala çek aut yapmamıştı ve konferansa gelmişti! Yarabbii çok zekiydim.
Tüm üniversite ayatım boyunca Ziyanın da bana platonik aşık olduğunu biliyordum ve öğrencisiyle ilişkiye girmeyecek kadar edepli olduğunu da biliyordum. Ama kader bizi tekrar bir araya getirmişti işte bea! Emencecik planımı yaptım. Sinsice odasına girmenin bir yolunu buldum, girip valizini topladım, kendi odama gidip kendi valizimi de topladım. Birlikte geldiğim arkadaşlardan birine "bir iyiliğe itiyacım var ama iç bişi sormayacaksın bea" dedim, kabul etti. Ona borçlanmıştım.
O dışarıda arabada motor çalışır, sevgilimle benim valizlerim arabada beklerkene, ben planın en önemli kısmına başladım; şişkoyu aradan çıkar bea.
En resmi kıyafetlerimi giymiştim ve büyük bir özgüvenle konferans salonuna girip "Şişman anıma telefon var bea" dedim, böylece onu oradan çıkartıp, bir odaya götürüp bağlayıp Ziyayla birlikte kaçabilecektim. Konferansın "Şişman karılar reabilitasyon ve destek" konferansı olduğunu nereden bileyim bea! Cancağızımı zor kurtarıp kendimi dışarıya attım, koşarak dışarıda beni bekleyen arabaya bindim ve "çabuk! ava alanına bea" dedim.
                Yarı yoldayken aklıma geldi. Ziya'nın valizi bendeydi bea! Üniversitede ala öğretim görevlisi olduğundan, websitesinde telefonunu bulabilmiştim. Bilinmeyen numara olarak aradım;
"Valizin elimizde, bir daha görmek istiyorsan, o buzağını otelde bırak, yalnız başına hava alanına gel, 1 saatin var bea" dedim kapadım.
1 saat sonra aradığımda ava alanına gelmişti. Sonunda sevgilimle kaçabilecektim. Ona erşeyi anlatacaktım, ve zaten o da severek benimle kacaçaktı bea.
Buluştuk. Bir boğa gibi bana doğru geliyordu. "Meraba Ziya, naber bea?" dedim. Beni görünce durakladı. Platonik aşkını yıllar sonra görünce şok olmuştu tabi. "Helena?" dedi "Evet ya Elena" dedim. Şaşırmıştı, "valizim niye sende?" dedi, "uçak biletlerimiz azır bea, bırak o buzağını, kaçalım gidelim buralardan" dedim, çok nettim, kendime güveniyordum, güvenmemem için iç bir sebep yoktu bea!
"O buzağı benim kardeşim Helena!" dedi.
"Hahahah. N.. N. Neeey?" dedim.
Çantasını ızlıca aldı elimden, kıpkırmızı olmuş suratındaki öfkesiyle ve tıpkı bir deniz gibi olan yeşil gözleriyle bana baktı. Bir an ayatım film şeridi oldu geçti gözcağılzarımın önünden. Sonra bir karartı.Bayılmışım bea!
Ziyam gitmiş, sonsuza kadar bir daa göremeyeceğim şekilde gitmiş, em görsem de benden nefret ediyor olarak gitmiş, ben ise yepiyeni bir dünyaya uyanmıştım. Pişman değildim ve en azından artık platonikliğimi de üzerimden atmış, raat raat yeni limanlara yelken açabilirdim bea!"

-Elena
-Efendim Mınıski?
-Bu bugüne kadar bana anlatılan en saçma hikayeydi

25 Mayıs 2014 Pazar

Bilge Kadın

                Çok yalnızdı. Etrafında bir sürü adam olmasına rağmen, yine de yalnızdı. Erkekler ilgisini çekmek için birbirleriyle yarışıyordu ve o bundan keyif alıyordu, fakat bu, yalnızlığını gidermiyordu.
Pek çok farklı insanla pek çok farklı mekanlara gidiyordu. Devamlı yeni insanlarla tanışıyor, eğleniyor, dans ediyor, şen kahkahalar atıyor, sakarlıklar yapıyor, daha da çok gülüyordu.
Diğer kadınlar onu her zaman kıskanırdı. Onu gören kadın resmen tıslar, tehdit algılar kötü bakışlar atar, sevgilisi varsa onu koruma altına alırdı. O onları umursamazdı. Yoklarmış gibi davranır, onları daha da çıldırtırdı. O kadınlar gibi kendisine güvensiz değildi. Doğal hali buydu ve erkekleri çeken de onun bu doğal haliydi.
Kadınlık iç güdüleri fazla yoğundu. Bakımlıydı, hem de çok bakımlıydı. Girdiği her ortamda mutlaka dönüp ona bakardınız. Bu onun uzmanlık alanıydı. Sizi isterse, alırdı.

                Onu uzun yıllar sonra tekrar gördüğümde, etkisine aynı şekilde kapılmıştım. Çok kadındı, hormonlarınızı hareketlendiriyordu. Ben beyefendi olma çabasıyla ona yaklaşırken, o hanımefendilikten uzak, gayet rahat, ama hala çok çekiciydi. Diğer erkekleri de çeken doğal halindeki rahatlığına bende kapılmıştım işte. Tüm erkekler aynı boktuk. Belirli bir formülümüz vardı, doğru uygulandığında aklımızı başımızdan alan. O bu formülü çok önceleri ezberlemişti.
Onu diğer kadınlardan farklı kılan özelliği, bana en çekici gelen yanı, sadece zekiliği değil, ki bazı durumlarda pek zeki olduğu söylenemezdi, bilgeliğiydi. Birbirimizin yanında çok rahattık. Aramızda reddedilmesi imkansız bir çekim vardı. Onu istiyordum, onun da beni istediğinden emindim, hala daha eminim, ama bu çekim rahat olmamızı engellemiyor, aksine rahat oldukça daha çok birbirimize çekiliyorduk.
Bir keresinde, ona "peki bana verir miydin?" dedim, pis konuşmayı seviyorduk, ahlaksızdık, ve birbirimizle iğrenç konuşuyorduk, ama bu bizi daha da komik yapıyordu. "O vermek değildir Mınıski, paylaşmaktır" dedi. Bu cümle, bu basit cümle, ilişkilere bakış açımı değiştirmişti. Etkilendim. Bu lafın üzerine her hangi bir şey söyleyemedim. Yavaş yavaş kafamı sağa sola sallayarak alkışlamaya başladım. Sonra ayağa kalktım ve daha hızlı şekilde alkışladım. Şaşkınlıkla beni izledi, sonra birbirimize bakıp kahkaha attık.
Bana göre romantik bir buluşmanın sonunda, donumuza kadar ıslandığımız bir yağmura yakalanıp İstiklal caddesinde kuytu bir köşeye sığındık. Sırılsıklamdık, birbirimizi istiyorduk, ve vücutlarımız birbirine değerken ağızlarımızın arasında çok kısa bir mesafe vardı. Çenesinden nazikçe yukarı kaldırdım ve dudaklarına uzandım. Hormonlarım alarm halindeydi. O sağanak yağmurda üzerime düşen damlalar sanki anında buharlaşıyordu.
Kafasını çevirdi
"Ama..." dedim "Ama neden?"
"Biz seninle arkadaşız Mınıski" dedi. Eminim bu hayatında en çok pişmanlık kurduğu cümleydi.
"Saçmalama" dedim, birden artık yağmur damlalarının buharlaşmadığını fark ettim, daha çok başımdan aşağıya dökülen soğuk bir duş gibiydiler.
"Seninleyken kendimi kadın gibi hissetmiyorum Mınıski" dedi, bu yüzden bu kadar rahat davranıp pis konuşuyordu.
Çok kızdım, benim için ağır bir hakaretti bu! Ben ona karşı hep bir beyefendi olmuştum, sinirime yenik düştüm;
"Sana hanımefendi gibi davranıldığında kendini kadın gibi hissedemiyor musun? Kadın gibi hissetmen için illaki sana kevaşeymişsin gibi mi davranmam lazım?" dedim. Bana göre benim bir kadına hayatımda söylediğim en sert cümleydi. Gelişine vurmuştum.
"Ben kevaşe olmayı seviyorum Mınıski" dedi. Benim yanımda o kadar rahattı ki...
Gülümsedik birbirimize, sonra ben bir kez daha onu öpmek istedim, suratıma geğirdi, tutamamıştı. İfadesiz suratlarla birbirimize baktık ve insanların dikkatini çekecek kadar yüksek sesle kahkaha attık. Uzun süre durmadı kahkahamız.
Harika bir kadındı. Hem bilge, hem de politikti, ona "peki bana verir miydin?" diye soruduğumda bana bir cevap vermediğini fark ettim. Beni istiyordu, ama arkadaş bölgesine almıştı. Bu normalde müsaade etmeyeceğim bir durumdu. Ama o bilgeydi.

Arkadaş olduğumuz süre içerisinde hayatından bir sürü adam geçti. Hepsini kıskandım, o da benim hayatımdaki kadınları kıskandı. Ama arkadaş olduğumuz süre içerisinde, o artık yalnız değildi ve ben Mınıski, ben de artık yalnız değildim...