3 Eylül 2014 Çarşamba

Devrim Balosu

                Balo salonu her zamanki gibi mutlu mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi olduklarını  “neredeyse otuz” yaşında olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş? Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
            Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri geliyordu.
            Kendime yeni bir kurban arama hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı, fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu hissettirmeyi severdim.
Benim ne olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki “bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
            Kaçıncı küçük hanımefendiyle dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum. Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi  gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı, hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler, hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu. Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı. Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp bir çığlık yükseldi;

“DEVRİM!”

Balo salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım. Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor, gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.

Kafamı yere vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı. Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi. O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor ve ben gülümsüyorum.

O, mutlu olmayı sevmez.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Bok

                En nefret ettiğim şeydi ev ödevi. Bütün günümü okulda ders dinleyerek geçiriyordum zaten, o iğrenç yerden kurtulduğuma sevinirken, bir de kendi evime, güvende olduğum tek yere gidip okulda gördüklerimi tekrarlamamı istiyorlardı.
Daha o zamanlar bile, bir şey bana dikte edildiğinde yapmıyordum. Ev ödevlerimi de yapmıyordum. Evde olduğum vakitlerde oyuncaklarımla oynayabiliyor olmam gerekirdi, ödevlerime boğulmuş olmam değil.
Baskı sadece okuldan değil, annem ve babamdan da “ödevlerini yapmadan oyun oynayamazsın” şeklinde geliyordu. Sadece ödevlerimi yapmamak için, kitap ve defterin başında boş boş bir saat iki saat oturur, sonra da ödevlerimi yaptım diye yalan söyleyerek oyun oynardım.
Ödevlerimi yapmamamın cezası olurdu tabii ki. Kendi şahsi problemleri olan, dominant karakterli ve pek çokları gibi parayı çok seven öğretmenim, o günkü keyfine göre, kulağımı çeker, tokatlar, sopayla elime vurur ama illaki yapacak bir şeyler bulurdu. Tabi öğretmenler günü hediyesi olarak kendisine altın bilezikler tarzı şeyler gönderen çocuklar bunlardan muaf olurdu her zaman.
                İlk okul tecrübem beş sene boyunca bu şekilde olunca, okul hakkında hiç bir zaman iyi bir şey düşünemedim tabiiki. Daha orta okula giderken, bir filmde “home-school” olayını görmüş ve gelecekte ülkemde böyle bir sistem olursa çocuklarımı evde kendim eğiteceğimi düşünmüştüm. Hem okulda öğretilenlerden çok daha dolu olurdu, hemde kendisi sorunlu olup ta öğrencilere bunu yansıtabilecek, yüksek egolu saçma sapan insanlardan uzak olurdu.
Ailem okuldan nefret etmemin sebebinin her zaman tembelliğim olduğunu düşündü. Pek çoğumuzun duyduğu “zeki ama çalışmıyor, tembel” lafı vardır ya, çocukluğum bunu duyarak geçti. Tembel değildim, sadece okulun bana verdiği aptalca şeylerle neden uğraşmam gerektiğini anlamıyordum, anlamadığım için de yapmıyordum. Ne kadar cezalandırdıkları çok önemli değildi, beni her cezalandırdıklarında, okuldan o kadar soğuyordum.
                Bu, bütün eğitim hayatım boyunca devam etmişti. Orta okulda da “tembel” dedikleri öğrenci tipiydim, anadolu liseleri sınavına hiç hazırlanmamıştım, derslerim de kötüydü. Sınavdan bana “çalışkan” diye örnek gösterdikleri arkadaşımla aynı puanı almıştım, o dandik bir anadolu lisesine girerken ben Türkiye’nin en iyi teknik lisesine girmiştim, tabi insanların gözünde “meslek lisesi, tornacı amele” den öteye gitmiyordu, ama bence başarıydı. Babam okumayacağımı, o yüzden meslek lisesine gittiğimde hiç olmazsa bir meslek öğrenmiş olacağımı düşünmüştü.
Üniversite sınavına da “neredeyse” hazırlanmamıştım. Arkadaşlarım dershaneye yazıldığı için Aralık ayında onlarla dershaneye yazılmıştım. Benim için önemli değildi üniversite sınavı, çünkü aileme ABD’de okumak istediğimi söylemiştim, ve onlar da onay vermişlerdi. Aralık ayında ise göndermeyeceklerini, çünkü çok özleyeceklerini söylemişlerdi. Bende Aralıkta arkadaşlarımın girdiği iddiasız dershaneye yazılmıştım. Bana en büyük katkısı masa tenisini öğrenmem olan bir dershaneydi.
Teknik lise çıkışından dolayı sayısal sayılmama rağmen, sayısalı neredeyse boş bırakarak, Koç üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümüne girecek puanı almıştım ve sayısalı neredeyse boş bırakmama rağmen babam uluslararası finans okumama karar vermişti.
                Ucu ucuna finans bölümünden mezun olana kadar okuyacağıma inanmamıştı babam. Mezuniyet törenimde “okudu lan” demişti. O an aslında onun için çok ta önemli olmadığını fark ettim. Tek yapmak istediği eve gidip bir an önce donuyla oturup televizyon karşısına kurulmaktı. O kadar ki, ailemle bir mezuniyet fotoğrafım olmamıştı.
Muhtemelen benimle en çok gurur duyduğu an askerliğimin bitiminde komutanlarımın beni övmesi olmuştu. Ona göre bir boka yaramayan, hiç bir şeyi beceremeyecek, kendisi olmazsa hayatta bile kalamayacak olan Mınıski, askerliğini sıkıntısız yapıp bir de övgüler almıştı. Enteresan?!
                Düşünme şeklimiz çok farklıydı. Ben onun ne şekilde düşündüğünü anlayabiliyordum, ama o benimkini anlayamıyordu, anlamaya çalışmıyordu bile çünkü umrunda bile değildi. Bunu fark ettiğim zaman bende aynı şekilde karşılık verdim, ne düşündüğünü umursamayarak.
Bir erkek çocuk olarak, hayatımın büyük bölümünde babamın takdirini kazanmaya çalışmıştım. Sonunda bunun bir yolu olmadığını fark ettiğimde, vazgeçip hayatımı daha keyifli yaşamaya başlamıştım. Bunu fark ettiğim an ise babama “benim hayatımı etkileyecek bu kararda benimde fikrimi sorman gerekmiyor mu?” soruma verdiği “senin fikrini sikeyim Mınıski” cevabı olmuştu. O an bu adamı herhangi bir şekilde memnun etmeme gerek olmadığını anlamıştım.
Bu hale gelince söylediği şeyler moralinizi bozmuyor, çünkü umursamıyorsunuz. Kızması, hakaret etmesi, aşağılaması, öylece üzerinizden akıp gidiyor, en başta sinirlenseniz de, sonrasında “amaaaaan” çekerek silkelenebiliyordunuz.

Durum ironikti, kızların baba problemlerinden bahsederken, aslında kendi babamla alakalı problemlerim vardı. Tam olarak kızların baba problemleri değildi, ama problemdi. Beni kendi halime bıraksaydı belki yazar olurdum, belki de arkeolog, bambaşka bir hayatım...

-MINISKİ!
-Efendim baba?
-Senden bir bok olmaz...


15 Temmuz 2014 Salı

Yeşil Çoraplı Mademoiselle

... Kapıyı açtım, selamlaştık ve içeri giyip ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabıları ayağındayken gözükmüyordu, ama ayağında yeşil çoraplar vardı. Normal bir zamanda bakıp yadırgardım fakat o an bana normal, hatta sevimli gelmişlerdi.

Her hafta birlikte eski ve garip bir film izlerdik. Her şeyin eskisini sevdiğim gibi filmlerinde eski ve değişik olanlarını seviyordum ve o bu konuda bilgi birikimine sahipti. Bazen önerdiği filmlerde uyuya kalsak da, genel olarak çok eğlenceli siyah beyaz Fransız filmleri izlerdik.

Normal zamanlardan daha keyifsiz gibiydi. "Nen var kuzum?" diye sorduğumda da dökülmeye başlamıştı. Sevgilisiyle tartışmış, tartışma sebebi de göğüslerinin devamlı göze batacak halde olmasıymış.

"Fakat mademoiselle, göğüsleriniz büyük, ne yapılabilir ki?" dedim, biraz gülümsemesi için. İltifat sayılırdı ve kadınlar şakayla karışık iltifatları yakalar ve severlerdi.

"Üzerlerine boşalabilirsin mesela?"

Bir saniye kadar sürede beynim yandı, yanlış mı duymuştum?

"Ney?"

Askılı tişörtünü çıkardı. İçinde sütyen yoktu ve üzerime atlamıştı. O henüz havadayken kendi tişörtümü çıkardım. Bir anda bir ateş topu halini almıştık. Ben onun kısacık kot şortunun düğmelerini açarken, o benim külodumu bile çıkarmış, yetenekli ellerini soluk kesici şekillerde kullanmaya başlamıştı.

Sonunda bende onu soyabildiğimde ellerinin durmasını istemeyeceğim bir haldeydim, ancak bencil olmamalıydım. Kanepede sertçe yer değiştirdik ve yaramaz bir salon dansına başladık. Onun tatmini, beni daha çok kamçılıyordu. Bütün vücudumuz birbirine değerken dişlerim arasındaki alt dudağına kadar her yeri titrediğinde çocuklarım sabırsızca beni dürtmeye başlamışlardı.

Tecrübeleriyle bunu fark etmiş olacak ki, kalktı, önümde eğildi ve haylaz olduğu kadar erotik bir surat ifadesiyle yüzüme bakarken yetenekli ellerini kullanmaya tekrar başladı. Çocuklarım büyük bir coşkuyla göğüslerine doğru sıçrarken hızlı hızlı nefes alıp haykırıyordum. Sözünün eri olduğu gibi garip bir düşünce geldi o saniyede aklıma. Zaten çocuklarımız dışarı çıktığında aklımıza hep garip şeyler gelirdi biz erkeklerin.
             
   Giyindik, sarıldık, bu sefer Fransız filmi olmayan ama yine de Fransa'da geçen filmimizi seyrettik. Film bitiminde evine dönmek üzereyken bozuk parasının olmadığını fark edip benden bozuk para istedi. Ona iki lira verdim ve "çok ucuzsun" dedim. O saniye bunu söylememem gerekirdi diye düşündüm ve alnımdan yanağıma doğru bir ter damladı. Suratıma baktı ve aynı anda yüksek sesle gülmeye başladık.
Yeşil çoraplı ayaklarına ayakkabılarını geçirdi, sarıldı, yanağıma masum bir öpücük kondurdu ve gitti.


Bir sonraki hafta için garip ve Fransa ile bağlantısı olan bir film bulmam gerekiyodu...

13 Temmuz 2014 Pazar

Sözde Sarraf

                "Sen beni artık sevmiyorsun Mınıski" dedi, "hiç benimle ilgilenmiyorsun" , doğru söylüyordu, onunla ilgilenmiyordum artık, yanıldığı nokta onu "artık" sevmediğimdi. Onu hiç sevmişmiydim bilmiyordum, ve zaten sevmediğiniz birini tekrardan sevmemeye başlamanız olası değildi.
Değişik bir ilişkimiz vardı. O beni seviyordu, sebebini bilmiyordum, ona karşı her kıza davrandığımdan farklı davranmamıştım, ama o kendini bir şekilde özel hissetmiş olacak ki beni gerçekten seviyordu. Oysa o benim sikimde bile değildi. Arada buluşup sevişiyordum onunla, bazen onla sevişmekten sıkılıyordum. Onu sevmiyordum, hatta  o kadar sevmiyordum ki, bazen öleceğim günün onun doğum gününe denk gelmesi için tanrıya dua ediyordum, böylece doğduğu güne lanet edecekti, çünkü bana aşıktı.
Muhtemelen tanrı, benden yalnızca böyle boktan bir istekle karşılaştığı için beni ciddiye almamaya karar vermişti.  O ise doğum gününü kutluyordu, mutluydu. Biraz huzurunu kaçırmak için doğum gününü kutlamamaya karar verdim. Bana tatlı tatlı sitem etti. Umursamadım. Daha da üzüldü.
Ona tam bir pislik gibi davranıyordum. Sanırım benden bu yüzden etkileniyordu. Bu çok saçmaydı. O bana böyle davrandığında ondan nefret etmiştim. Bana devamlı laf söylüyor, beni aşağılıyordu, bu bana sevişirken haz verebiliyordu, evet gariptim biraz, ama beni günlük hayatımda aşağılıyor, bana lakaplar takıyordu ve bunu kesinlikle sevmediğimi biliyordum.
                Kendi küçük kafasında kurduğu dünyasında yaşıyordu, aslında kadınların en büyük hayatsıydı bu, pek çoğu kendi kafalarında kurdukları dünyalarda yaşarlar, gerçek dünyada hiç bir önemi olmayan ufak problemleri, o dünyalarının sonu haline getirir ve hem kendilerini hem de sizi yorarlardı. Kendi küçük dünyalarında yarattıkları insan figürlerini severler, gerçek hayatta bu yüzden o insanlar tarafından hayal kırıklıklarına uğrarlardı.
O da pek farklı değildi, o yalnızca kendini insan sarrafı zannediyor, ve kafasında kurduğu insanlar mükemmel değil de, her zaman sinsi ve kötü olup onu kandırmaya çalışıyorlardı. Kendisi ise kendi kafasında o insanları kusurlarıyla kabul eden biriydi.
Fazla tanımadığınız zaman gerçekten kendinizde kusurlar olduğunu size düşündürüp, bunların onun için önemli olmadığını size hissettirirdi, sıcak hissederdiniz. Ama daha sonra, sizi bambaşka yerlerden laf sokarak vururdu. Laf sokulmasını hiç sevmezdim, kimse sevmezdi, bana çok kaypak gelirdi, çünkü kastettiği şeyi tam olarak anlardınız, ama cevap verirseniz laf çok kolay döner, kıvırılırdı.
İşte tam bu yüzden sikimde değildi. Bu yüzden ona bok gibi davranıyordum ve ben ona bok gibi davrandıkça o bana daha da aşık oluyordu. Oluyordu olmasına ama o dudaklarını konuşmak dışında yapacağı işlerde daha faydalı kullanabiliyordu.


Hem, ağzı doluyken konuşamıyordu da...

10 Temmuz 2014 Perşembe

Gitme!

           “Gitme dur!” dedi. Sadece konuşacak birini istiyordu. Üsteklikte internetteydik. Çok alakasızdı ama o an fark ettim; O güne kadar hiç kimse bana “gitme” dememişti. Ya gideceğim zamanı çok iyi biliyordum, ya da kimsenin umurunda değildim, çok bir şey değiştireceğinden de değil.
Bazı zamanlar olur, bilirsinizki karşınızdakiyle son kez konuşuyorsunuzdur. Yaşadığınız her şey, o an parçalara ayrılıyordur ve suratına o kocaman gözlerine -telefonun veya bilgisayarın ekranına- bakarken üzerinizde sahte bir sakinlik vardır o zamanlarda. Muhtemelen gitmesi gerektiği için gidiyordur, ve muhtemelen siz de bunu bildiğiniz için artık onu durdurmuyorsunuzdur, daha önceki yaşadıklarınızdan dolayı onu durdurmaya çalışmamanız gerektiğini, ya da bunun bir işe yaramayacağını biliyorsunuzdur.

İşte tam olarak öyle bir anda O’na “Elveda” dedim

“Vedalardan nefret ederim Mınıski” dedi.

Bu çok sikik bir “gitme” idi, bu bir gitme bile değildi, bu bir vedaydı

ve ben, sessizce gitmiştim.

4 Temmuz 2014 Cuma

Carandes'in Kirli Senfonisi

            Her erkeğin yeniden dönüp bakacağı bir kadındı. Kızıl saçları, uzun bacakları şekilli bir poposu vardı. Flört ediyorduk ve ben ona bir prensesmiş gibi davranıyor ve el üstünde tutuyordum. Kadınlar prenseslermiş gibi davranlımayı severlerdi. Carandes utangaçtı. Ben onu el üstünde tutmaya çalıştıkça da benden tiksiniyordu. Bir gün en sonunda patlamıştı;
“Mınıski yeter, prenses değilim ben kötü davran bana biraz!”
Şaşırmıştım. Evimdeydik, gayet sevimli bir muhabbetin içindeydik ve ben bana böyle bağırılmasını beklemiyordum. Kızmıştım. Bana gereksiz bağırıldığında her zaman kızardım. 2-3 saniye kadar birbirimize sessizce baktıktan sonra ona bir tokat attım.
Çok şiddetli bir tokat olmamasına rağmen kafası yana dönmüş gözleri hayretle açılmış, ürkerek bana bakıyordu. Sinirliden çok mutlu gözüküyordu, sinirli gözüken bendim. Gömleğimin kollarını yavaşça kıvırırken ona hiç bakmadan;
“Şimdi git bana bir bardak viski koy, nasıl sevdiğimi biliyorsun dedim”
Koşarak gitti, hiç vakit kaybetmemişti. Viskimi getirdi. Bardağı buzla doldurmuş, bardağın yarısına kadar viski koymuştu. Viskiyi elinden aldım, gözlerinin içine bakarak olduğu gibi yere boşalttım, sonra çenesinden sıkıca kavrayarak “iki parmak viski, bir adet buz koyacaksın, git doğrusunu yap” dedim, “evet lordum” dedi. Lordum...
Çok hoşuma gitmişti, demek bunu seviyordu. Buna devam edebilirdim, benim tarzımdı. İki tarafı da oynayabilirdim, ama  Carandes oynayamazdı. Onun yanındayken Lordu olacaktım. Viskimde gelmişti.
Viskiyi elinden alıp inceledikten sonra yine ona bakmayarak yerlerin sırılsıklam olduğunu ve kendi kendini temizlemeyeceğini söyledim. Koşarak bir bez aldı ve dizleri üzerinde yerleri silmeye başladı. Bir an viskiye yazık olduğunu, yeri yalaması gerektiğini düşündüm, sonra bunu başka zaman yapmaya karar verdim.
                Kendime bir de ıslak puro getirtip viskiyle birlikte takılmaya başladım. Yanıma oturacak gibi oldu, ters ters bakınca oturamadı. Yere bakıyordu. İlk tokatla biraz korkup hemen sonrasında bu kadar havaya girmesi ilginçti. Carandes utangaç bir kadındı ama bu durumda çok ta utangaç gözükmüyordu. Bana bağırırdı ha? Onu daha da utandırmam lazımdı;
“Soyun Carandes” dedim
“N...Ne?” dedi, suratına memnuniyetsiz bir şekilde baktım, ve bakışımdan beni memnun etmediği şartlarda başına gelecekleri anladı sanırım, soyunmaya başladı.
O soyunurken ona hiç bakmadım. internetten müzik açmaya çalışıyordum. Gözümün ucuyla tamamen soyunduğunu gördüğümde bacaklarımı açıp yere ayaklarımın arasına bir yastık bıraktım.
“Şimdi uslu bir kız ol Carandes ve yapman gerekeni yap” dedim.
“Evet lordum” diyerek dizlerini yastığa koyarak önümde ait olduğu yeri aldı. Pantolonumu açıpta kendi senfonisine başladığı sırada internetten Hess is more – Yes boss şarkısını açmıştım. Daha sonra kendimi Carandesin senfonisine bıraktım.

Bütün akşamı Carandesin kirli senfonisinin keyfiyle geçirdikten sonra, viskimi yanlış getirdiği için poposunu kızartacaktım, viskimi nasıl sevdiğimi bir daha asla unutmamalıydı...

1 Temmuz 2014 Salı

Korkak

Devamlı özçekim yapıyordu, çünkü ona bayılan onlarca kişi vardı. Bende bayılıyordum. Bana kimse bayılmadığı için, ben özçekime karşıydım. Sanırım ben yapamadığım her şeye karşıydım ve kötülüyordum. Umrumda da değildi zaten.
Özçekimin kendisine karşı değildim sanırım, ama bazı insanlar her gün bir kaç tane çekiyorlardı ve bu yorucuydu. Bana bakın! Benimle ilgilenin! Beni beğenin! Övün beni! Bir çırpınıştı belki de, ya da sadece hastalık seviyesinde kendini beğenmeydi.
Ama bazı kadınlar vardı ki, onların her fotoğrafını beğeniyordunuz. Batmıyordu onların yaptığı özçekimler, ve yüzlerini sadece fotoğraflarda görüyor olsanızda suratınızda bir gülümsemeye sebep oluyordu. Götünü memesini açıp yasla bana diyenleri kastetmiyordum elbette, yüzündeki gülümsemeyle gününüzü aydınlatabilen, suratındaki bir mimikle midenizdeki kelebekleri harekete geçirebilen, gözündeki hüzünle rakı içirten, hafifçe dudağını ısırdığında ise şehvetten sizi yakanları kastediyordum.
                Çok beğeniyordum, gerçekten fotoğraflarını görünce günüm daha güzel geçiyordu, ama bundan öteye gitmiyordum. Kafası çok iyiyken bir filozofa dönüşen kızıl saçlı, uzun bacaklı, seksi ama utangaç arkadaşım Kontes Carandes’in, kafası iyiyken –Kafası ayıkken muhabbeti çekilmiyordu- yaptığı tespiti yaşıyordum; Bir sorununuz vardır ve sorunun çözümü çok basit ve bellidir, örneğin sevgiliniz sizi sevmiyordur, ayrılırsınız. Fakat siz o kadar çok seviyorsunuzdur ki, ayrılmak sizin için daha büyük problemdir, halbuki ayrılsanız sizin için daha iyi olacaktır ama götünüz yemez.
Ben bu durumun egolusunu yaşıyordum. Onu istiyordum, o zaman gidip almalıydım, ama egoma “supermen punch” yediğimden beri onu almaya gitmek daha da güçlü bir yumruk yemekti. Ayrıca onu gidip aldığım zaman erken olacağından korkuyordum. Değişik zevklerim vardı, kabul edilmesi kolay değildi, ve ben çok uzun zamandır başkalarının mutluluğu için uğraştığımdan, kendi zevklerimden kısıtlanmasına tahammülüm kalmamıştı. Eminim ben onu almaya gitmeye karar verdiğimde de çok geç olacaktı.

“Mınıski seni siktiminin korkağı” dedi Kontes Carandes, sonra zor bastırdığı kırkırdaması kahkaya dönüştü. Yine kafası iyiydi, ama haklıydı da...