9 Eylül 2016 Cuma

Yaşamak Nedir?

Yaşamak nedir?

Yaşamın anlamını aramak, bugüne kadar hep yaptığımız, ve henüz hiç bir fikrimizin olmadığı bir durumdur. Yaşamak nedir sorusunun bilimsel karşılığı aslında basittir; temel yaşam fonksiyonlarını gerçekleştiriyorsanız yaşıyorsunuzdur. Makinalara bağlı 50 yıl yaşayıp hiç hareket etmezseniz de yaşıyor sayılıyorsunuz.

Bunu söylemek hiç karakterime uymuyordu ama bilim çok düzdü. Yaşamak bu şekilde tanımlanmamalıydı. Neydi yaşamak? Kendinizi en son ne zaman canlı hissettiniz? Ya da farklı türlü bir soru, en son ne zaman ölüyor olduğunuzu hissettiniz? İçinizden ölür gibi hissettiğiniz en mutsuz anlarınızda aslında yaşadığınızın farkına varırsınız. Yaşamak bir iç güdüdür, en güçlü sapiens iç güdüsüdür. O yüzdendir dibe vurduğunuz zamanki çıkışlarınız. O kadar zayıf ahmaklarsınız ki, bok çukurunun dibine ulaşmadan bok çukuru olduğunu anlayamıyorsunuz. 

Dibe batmadan çukurda bok olduğunu anlamıştım. Siz dibini ararken ben yukarıya çıkmaya çalışıyordum. Bazılarınız aşağıya inmeyi yukarı çıkmak zannediyordunuz. "Yaşım geldi" diye evlenenleriniz oldu, bu konuda görüşlerimi size ilettiğim zaman, toplumun size dayattığı düşünceden farklı olduğu için beni hovarda ve iflah olmaz gördünüz. Başkalarının kelimelere yüklediği anlamları yaşamaya çalışıyordunuz. Oysa yaptığınız evlilik sizi daha da derinlere sürükledi bok çukurunda. Evlilik hakkındaki fikirlerime hak verir oldunuz. 

Sonra Eva geldi. Ben bok çukurunda çıkma uğraşımda adımlarımı çok titiz atarken, bakış açımı temelinden oynattı ve farklı yollar görmeme neden oldu. Eva'nın sonsuz şefkati ve muhteşem sevgisiyle çukurdan temkinli, ama süratli şekilde yukarı tırmanmaya başladım. Bu tırmanışımın farklı etkileri oldu;

Mesela artık çok yüksekteydim ve ilk kez yüksekten korkmuyordum.

Asıl korktuğum yüksekten düşmek olmuştu. Eva'yı görüyorum, bir kedi zerafetiyle çukurun yukarısında duruyor. Hiç kimsenin idrak edemeyeceği bir kedi Eva. Tüm düşünceleri benimkiler ile o kadar uyumlu ki, bir an "kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşır" safsatasını düşünüyorum; Eva, benden dünya yaşı olarak büyük, fakat Eva bugüne kadar tanıştığım en muhteşem ve beni gerçekten anlayabilen tek kadın. Birlikte olduğum hiç bir kadının anlayamadığı şeyleri doğal karşılayabiliyor.
"Demekki" diyorum "söz konusu ilişki olduğu zaman erkekler kadınlardan önde" 

Tek istediğimiz huzur iken, bunu bize veremeyen kadınların peşinden koşuyoruz. Sadece yaşınız geliyor diye evlenen siz, evlendikten sonra evinizde huzur bulamamaya mahkumsunuz.
Eva geliyor aklıma, konuşurken kurduğu bir cümleyi not almamı fark etmeyen o kusursuz kadın "Düşünsene, sevdiğin bir şey var ve o sevdiğin şey evde hep seninle" diyor, bambaşka bir konudan bahsederken. Eva'ya bakıyorum, gülümsüyorum. Bahsettiği şeyi düşündüğümü sanıyor, bense onunla hep aynı evde olduğumu düşünüyorum.

Öyle bir seviyedeyiz ki, "Ya Mınıski, Eva'nın o adamla buluşmasına nasıl izin verdin" gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Küçümsüyorum sizi, evet biraz egolu bir şahsiyetim; Bir kadın gidecek ise zaten giderdi, sizden izin falan beklemezdi, bunu pek çok kötü tecrübe ile öğrenmiştim. Sizler ise ilkel canlılar olarak yaşamınızı sürdürmeye devam edecektiniz.

Bazı kadınlar vardır, standartlarınızı yükseltirler, ben bunu ikinci kez yaşıyordum. Ve bok çukurundan yukarıya hızlı tırmanışımı sürdürürken beklemediğim şekilde yukarıda oturan Eva, ince bilekli yumuşacık ayağını kafama koyup ilerleyişimi durdurmuştu. Yukarıya hızlı çıkışımda üzerimde bok mu kaldı acaba diye düşünürken, aslında Eva'nın kendi çukuruna doğru gittiğimi farketmiştim.

En az benim kadar boktan şeyler yaşamıştı Eva, ve patisiyle kafamı tutarken kafasından geçenler yine tamamen benim iyiliğimi düşünmesinden kaynaklanıyordu. Eva çukurundan benden önce çıkmış ya da çıkamasa da benden daha yukarı bir mevkiye gelmişti. Beni kendi gördükleriyle yönlendirmeye çalışıyordu ve bu beni ona daha da hayran bırakırken, aynı anda kalbime bir milyon iğne batırır gibi bir his yaratıyordu.

"Kötü ihtimallere göre hayatına yön vermeye çalışırken iyi ihtimallerin olma olasılığını sıfırlıyorsun!!" diye bağırdım.

Düşündü -diğer tanıştığım tüm kadınlardan farklı olarak- düşündü. Ayağının biraz gevşemesiyle daha da yukarıya tırmanabildim.

Eva gülümserken yaşadığımı hissediyor, Eva'nın üzülmesi bile değil, o muhteşem dudaklarının, yanağıyla birleştiği, ve her gördüğümde karnıma sertçe yumruk atan gülümseme çizgisi azaldığında ve arkasındaki bok çukuruna dönüp baktığında ölür gibi hissediyordum ve bu da yine bana yaşadığımı hatırlatıyordu. Ölür gibi hissettirdiği anlarda bile bile sırf bana yaşıyor olduğumu hatırlattığı için Eva'yı seviyordum.

Ben Mınıski, bu bok çukurundan çıkacaktım ve bunu yaparken, Eva'ya sarılacak, ve onu da kendi çukurunda kaldığı yerden çıkartacaktım, ya da bunu yaparken bir daha yukarıya çıkmamak üzere en dibi görecektim. Ama eğer çıkarsam, siz Platon'un mağara kinayesinde mağarada kalan zavallılar gibi, benim göreceğim güzelliği göremediğiniz için, kendi bok çukurlarınıza hayran şekilde yaşamaya devam edecektiniz.



                                                                                                           Monsieur Mınıski




24 Temmuz 2016 Pazar

Don't You Love Her Madly?

İlk kez aşık olduğum zamanı hatırlıyorum. Sonu benim için travmatik bitmişti. Hayatımda ilk kez her şeyimle sevmiş, bütün ilgimi alakamı zamanımı ona vermiş, bir dediğini iki etmemiştim. Beni aldattığında ve “evet yaptım ve pişman değilim” benzeri bir e-mail ile kendisini rahatlatmaya çalıştığında aldatılmanın etkisi sadece bu bencil fahişenin kendisini rahatlatması uğruna katlanmıştı. Beni azıcık düşünmemiş, benden daha iyisini bulduğunu düşündüğü zaman benden ayrılmadan bir ilişkiye başlamıştı. Bu yapılabilecek en alçakça şeylerden biriydi. Aylarca bunun ıstırabıyla yaşadım. Bir süre sonra bana döndüğünde onu kabul ettim, çünkü bende aşağılık bir adamdım. Onla bir araya gelmemi utancımdan insanlara söyleyemeyip bir yalanı yaşadım. Fakat şunu fark etmiştim; ona hiç değer vermiyordum. Beni bırakan yine kendisi oldu, ancak bu bırakmasında aldatma olmamıştı; konuşarak benden ayrıldığında resmen bayram etmiştim.
İlk aşık olduğum bu bencil fahişenin yapmış olduklarından ötürü, hayatımda bir daha kimseye güvenmemiştim. Aslında daha çok umursamamıştım. Kimseyi sahiplenmez, ilişkilerimde kadınların beklentisini karşılamaktan çok kendi beklentilerimin karşılanmasını beklerdim. Bu bencilceydi fakat varsın bencil olsundu. Bombok bir dünyada yaşıyorduk ve bu dünyada yaşayabilmek için biz de bombok bir hal alıyorduk.

               Arada bir aşkı hissederdim. Özgürlüğüne düşkün biri olmama rağmen hissederdim. Aşk kuşları gibi. Aşk kuşları asla uçmazlar. Aşk kuşları aşk yaşarlar, hiçbir zaman uçmanın verdiği özgürlük hissini tatmadan. Ben uçmanın özgürlüğünü çok iyi tatmıştım ve aşkın bunu elimden alacağından korkuyordum. Çoğu denememde de tam olarak böyle oldu.
Hepsi aynı bokun soyundandı. Bunu onlara söylediğim zaman da “Beni öteki kızlarla karşılaştıramazsın Mınıski! Ben öteki kızlar gibi değilim!” derlerdi. Öteki kızların yaptığı şeylerin birebir aynılarını yapıyor olmalarına rağmen, hatta “ben öteki kızlar gibi değilim” demeleri bile öteki kızların dediği bir şeydi.

Bu tip kadınlarla çok fazla zaman harcarken, gerçekten ilk seferine yaklaştığım aşk hislerinde vurdumduymaz olmuştum. Bir şeyi istiyorsam, gider alırdım. Cinsellikte de böyle olurdu, ama aşkta hiç böyle olmadı. Aşk söz konusu olduğunda, bir şeyi istiyorsam, onu alamıyordum. Aşk kuşu olma korkusu içime öyle bir işlemişti ki…

               Aşk söz konusu olduğunda, The doors şarkısı gibi oluyordum; O’na deli gibi aşık değil misin? O’na çok kötü ihtiyacın yok mu? Kapıdan çıkıp giderken O’na deli gibi aşık değil misin?

-Mınıski?

-Efendim Carandes?

-O’na deli gibi aşıksan niye kapıdan çıkıp gidiyor?

-Çünkü bunu bilmiyor

-Seni gerizekalı, niye bunu O’na söylemiyorsun?

-Çünkü henüz kendime bile söylemedim Carandes

-Yemin ediyorum gerizekalısın Mınıski! Bu kaçıncı!

Viskimden bir yudum alıp ağzımda gezdirdikten sonra yuttum. Islak puromdan bir nefes çektim; çok değil Carandes, emin ol çok değil.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Başlangıçlar

Tozlu daktilomu önüme koydum ve üfledim. Bir kaç hapşırma sonrasında her şey eskisi gibiydi. Parmaklarımı kırtlatarak başladım kalınan yerden;

“…Vedalaşmaya da gerek yoktu bu yüzden...

Ama vedalaşmıştık işte. 

Vedalaşmak. 

Dünyadaki en iğrenç şeydi bu. Vedalaşmak istediğiniz kişilerle vedalaşamaz, istemediğiniz kişilerle de vedalaşırdınız ve ikisi de sizi bok dolu bir çukurda hissettirirdi. Dostum Norman garip bir adamdı, ama bir keresinde çok hak verdiğim bir cümle kurmuştu. Hepimizin kendimize ait tuzaklarımız vardı. Hiç birimiz bu tuzaklardan kurtulamıyorduk. Tırmalayıp tepiniyorduk, ama yalnızca havayı ya da birbirimizi ve 1 santim bile yerimizden kıpırdayamıyorduk.”

Durdum, yazdığımı tekrar okudum. Hoşuma gitmişti, ama gerisini getiremiyordum. Eski dostum Do’Urden aklıma geldi. Farklı bir kâğıt koydum, tekrar başladım;

“Bazen hatırlamamız gerekir ki,bir gündoğumu sadece birkaç dakika sürer.Ama onun güzelliği sonsuza kadar kalbimizde parlayabilir” Demişti. “O gün doğumunun güzelliğini, bir daha kimsenin göremeyeceği kadar güzel görmüştüm. Ne yazık ki buna ben de dâhildim.” Dedim.

Kâğıdı çıkarttım. Bu bir yazı başlangıcı olamazdı, ancak sonu olurdu. Ama daha sonu gelmemişti.

“Her başlangıç, başka bir başlangıcın sonudur” şarkı sözünü hatırladım, gülümsedim. Hayatımı film yapsam müzikal olurdu bana göre. 

Biraz paslanmıştım, ama yazı yazmaya geri dönmüştüm…

Monsieur Mınıski

7 Aralık 2015 Pazartesi

Kafamdaki Sesler

Yaramaz bir zihne sahip olmak, sıradan, günlük konuşmaları bile sizin için eğlenceli bir hale getirecektir. Eğer karşınızdaki kişi de yaramaz bir zihne sahip ve karşı cins ise, o zaman sıradan bir sohbet bile bir anda yanıp tutuşan bir fanteziye dönüşebilecektir. Yaramaz zihin eğlencelidir, fakat ağızdan veya zihinden çıkan şeylerin hayata geçirilmesi göt ister. Eğer yaramaz bir zihin ve göte sahipseniz, sizin için yaramaz bir zihne sahip olmayan insan kadar, yaramaz zihinli götsüz insanlar da sıkıntıdır. Götsüz insan yüzünden baştan çıkar, ateşlenir, fakat sonunda hiç bir yere varamaz, yine yaramaz zihni olamayan insanlarla sıradan bir seks yaparak tatmin olmaya çalışırsınız.

Anlaşılması gereken doğru kavram, erotizmdir. Pek çok kadının romantizm olarak düşündüğü şey aslında erotizmdir. Mesela Paris erotik bir şehirdir. Paris’in her yanı aşk kokmaz, seks kokar; ama Paris aşk olmadığı gibi, porno da değildir. Paris seks şehridir, Paris birbirini baştan çıkartma, yaramazlık yapma şehridir. Erotizm, karşıdakini herhangi bir şekilde tahrik etmektir. Erotizm zihindedir, ve bir insanı en yüksek tatmine çıkartma olanağı zihnini tahrik ve tatmin ederek oluşur.

Yaramaz bir zihne sahip kişi için sıradan seks asla yüksek bir tatmin kaynağı olamaz. Sıradan seks fabrika çıkışı bir ayardır. Bu tıpkı bir dans kursuna gidip dans dersleri alıp, sonrasında herkesin hiç bir şey düşünmeden dans ettiği bir mekanda ezberlediğiniz figürlerle herkes eğlenirken kendinizi göstermeye çalışmak gibidir. İcra ettiğiniz sanat değildir. Nasıl fabrikadan çıkan heykeller sanat değil ise, bu dans ya da sıradan fabrika çıkışı ayarındaki seks de sanat değildir. Erotizm ise sanattır. 

Aşkın en üst noktası sekstir ve her seks, küçük bir parça aşktır. Fakat siz, o kadar yapaysınız ki, eğlenceleriniz bile ezberletilmiş şeyler...

Monsieur Mınıski


19 Aralık 2014 Cuma

Aydınlanma

Yazıyor...

-Hüsnü çok iyi biri Mınıski, inanamıyorum bu kadar iyi olmasına! Tüm gece benimle oturdu, sohbet etti. Her şeyimi anlattım ona her şeyimi! Beni saatlerce dinledi ve bana çok akıllıca tavsiyeler verdi!

Yazıyor...
-Evet Hüsnü iyi biridir baya, benim tanıd...

Yazıyor....
-Ya sevişsek mi?

Hüsnüyle alakalı iltifatımı gönderemedim bile. Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Hüsnü tüm gece bu kızı dinlemiş, bu kızdan etkilenmiş, kendi tarzında, ona iyi davranarak etkilemeye çalışmıştı. Ben bu "tam bir porno yıldızı olan" kızla, Hüsnü'nün ilgisini gördükten sonra, ilgilenmemiştim bile. Bu teklifi yapması gereken kişi Hüsnüydü, ben değil!

Yazıyor...
-Evdeyim, beklerim

Hüsnü’nün kullandığı yöntem belli ki yanlış yöntemdi. Bir noktadan sonra hiç ilgi göstermediğim, iri dudaklı, diri yuvarlak göğüslü, ince belli, yuvarlak ve sert kalçalı, uzun ve şekilli bacaklı, ince ayak bilekli, sarışın ve yanıp tutuşmakta olan seks bombası, son hızla evime gelerek, kapıyı açtığım anda kalbimi durdurmuş, soluğumu kesmişti ve Hüsnü hala iyi bir insandı.

Saatlerce sevişmiştik. Kız resmen seks için yaratılmıştı ve iliğimi kurutana kadar sevişmişti benimle. İki kafamda da “Weeee are the champions my friends!” çalarken göğsümde bir ağırlık vardı. Evet kızın bazı parçaları üzerimde olabilirdi, fakat göğsümdeki ağırlık Hüsnü’nün uğradığı haksızlıkla alakalıydı. Kıza “hadi seni eve bırakayım” dedim. Bıraksam bütün bir ay boyunca benimle hiç durmadan sevişecek olan tanrıça suratıma gözlerini kısarak baktı ve;

-Gerek yok ben giderim

-Ok, cadde üzerinde taksi geçiyor

Bunu söyledikten sonra götümü döndüm ve uyuma pozisyonumu aldım. Kıyafetlerin sertçe toplanma sesini duyabiliyordum, sonra da sert bir kapı çarpma sesi duydum. Göğsüm de iki kafamın hafifliğine katıldı. İyi bir şey yaptığımı hissettim, bir çeşit sosyal sorumluluktu. “İyi erkeği seçmeliydin” subliminal mesajıydı bence bu. İyi adamların kötü adamlardan daha iyi mükafatlandırılmaları gerekirdi.

                Kız gittikten sonra her zamanki gibi bir viski doldurdum, ıslak puromu yaktım, seksten sonra bu ikisinden daha iyi bir şey olamazdı, ve kendi kendime yine derinlere daldım. Seks güzeldi, fazlasıyla güzeldi. Ama eksik bir şeyler kalıyordu bazen. Mesela, Mesela O...


Dibe vurmuş haldeydim. İlla “O” diye takıntılı bir hale bürünmüş, bir kaç sene süren sinsi bir depresyona girmiştim. Sinsiydi çünkü yalnızca bazı zamanlarda depreşiyordu ve bazen mutlu olsam da genel olarak melankolik oluyordum.

İhtiyacı olan tüm arkadaşlarıma harika ilişki tavsiyeleri verip, depresyonda olanları sarsar, gerekirse alkol komasına sokup ağlatır ama sonunda problemi çözerdim. Belki de bu yöntemleri çok iyi bildiğim için kimsenin tesellisi beni avutamazdı. Muhteşem bir... Muhteşem bir kaç seksin ardından işte yine elimde viskim ve purom, tek başıma donumla oturup tavana bakıyordum. Aklımda yine o vardı. Sonra karanlık geldi...

Dizlerim üzerindeydim, her yer de yalnızca karanlık vardı. Ağlıyordum, kendime sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Geldim, yani, karşımdan gelen bendim. Ama ben burada kendime sarılmış ağlıyordum? Aptallaşmış şekilde kendime baktım. Dimdik duruyordum, kaşlarım çatıktı, çok kızgın duruyordum, gözlerim bembeyazdı ve ışıl ışıl parlıyordu.

-Sen yine şu cennetten kovulan mısın?

İnanılmaz bir kahkaha attım;

-Gerçekten salağım ben galiba
-Kimsin peki?
-Ben senin....
-Ne, içimde bastırdığım karanlığım mısın?
-fffff gerçekten gerizekalı bu çocuk, sağa sola bak, ben senin karanlığının içinde bastırdığın aydınlığım Mınıski
-ööööfffff harbi gerizekalıyım
-Gerçekten öyleyiz Mınıski. Ayağa kalkar mısın?
-olur

Ayağa kalktım. Bana sıkıca sarıldı. O sarıldıkça karanlık dağıldı, dağıldı, etraf aydınlanmaya başladı. Etraf aydınlanırken kolumda anlam veremediğim bir sıcaklık hissediyordum, bacağımda da bir ıslaklık. Sıcaklık arttı, arttı, aydınlanma devam etti. Yanmanın acısıyla yaşadığım aydınlanma hızlandı.
Her yer aydınlandığında kendimi salonun ortasında elimde boş bir viski bardağı ve koluma yapışmış ıslak puromla kendime sarılmış bir şekilde buldum. Bacağımdan viski kokusu geliyordu.
Koluma buz koyup, kendime bir viski daha koydum. Bu sefer keyif viskisi olacaktı. Bir an durdum.

Gerçekten gerizekalıydım. Ama O, artık başka bir hayatımın başka bir parçasıydı ve etraf, artık aydınlıktı...

16 Aralık 2014 Salı

Cheers Darlin!..

                Viskimden bir yudum daha alırken daktilomun başına geçiyorum. Antika bir adamım ve yazı yazarken gelen şakşakşak sesi bana ayrı bir tatmin veriyor. Çok iyi bir halt yediğimi düşünüyorum. Yazarken şahane olduğunu düşündüğüm şeyler, sabah okuduğumda laf kalabalığı oluşturan saçmalıklar dizisinden ibaret oluyor.

-Belki de o viskiyi artık bırakmalısın Mınıski?
-Kapa çeneni Carandes, sen burada bile değilsin
-Evet ama yine ben haklıyım Mınıski
Viski kadehimle konuşurken buluyorum kendimi. Sende gittin Carandes..
-Ben burdayım Mınıski saçmalama
-Hayır sen viski bardağısın, asıl sen saçmalama
-Galiba bu sefer sen haklısın Mınıski

Bir yudum daha alıyorum. Sevgili O, yine nereden geldin ki aklıma? Ağzımda tembelce gezdirdiğim yudumu yutuyorum. İyi hissettiriyor.

-Mınıski sen niye bu kadar viski içiyorsun ki?
-Çünkü Carandes, O gittiği zaman, dertlenip rakı içmezsin, rakı geçicidir. Viski ise, ömür boyu kullandığın bir ilaç gibidir Carandes, O gittiğinde ancak viski içersin, bir ömür boyunca viski içersin
-O niye gitti peki Mınıski?
-Benle alakası yokmuş, onla varmış, kötü zamanmış, biriyle olamazmış, psikolojisi yerinde değilmiş belkide...
-İşte şimdi saçmaladın Mınıski, tabii ki senle alakası var, sen hiç hayatının adamını bulmuş bir kızın "yalnız hiç hayatımın adamıyla uğraşacak psikolojide değilim" dediğini gördün mü Mınıski?

-Sikik bir viski bardağısın, ama hala benden bilgesin bardak. Yine de sen Carandes değilsin. 

Carandes de gitti be bardak...

13 Kasım 2014 Perşembe

Konstantinapolis: A Dame to Kill For

                Gerçekten harika bir kadındı. Tam bir tanrıça. Ona tapardınız. Bir erkek olarak ona tapmamanız mümkün olmazdı. Hayatına girecek erkekleri özenle seçerdi. İşine bir şekilde yarayacak olan erkekleri, tüm zayıflıklarını kolayca keşfedip onlara karşı kullanarak kölesi haline getirirdi.

Ve bende kurbanlarından biriydim.

                Onun nasıl bir kadın olduğunun farkındaydım, ama kölesi olsam bile, halimden memnundum. Adımı söylediğinde kuşlar cıvıldıyordu ve bu bile tek başına yeterliydi.

Her tarafım ağrıyarak uyandım. Öğlen olmuştu. Üzerimde hala pantolonum, ayakkabılarım falan vardı. Nasıl yatağa geldiğimi hatırlamıyordum. Felaket bir baş ağrısı...
Yatak leş gibi bir haldeydi, şaşırarak toz toprak ve kan olduğunu farkettim. Yatağın heryerinde kan vardı, ve yatağın karşısında duran aynayı görünce kanın bana ait olduğunu anladım. Yüzüm tanınmayacak haldeydi, pis kokuyordum, üzerimdekiler yırtık pırtıktı. Ne olduğunu hatırlamıyordum. Alkol probleminiz varsa, bir önceki geceyi hatırlamamak normal olabiliyordu bazen.

Baş ucumdaki kamerayı farkettim. Benim kameram yoktu. Dün gece ne olduğu hakkında bir ipucu olabilirdi. Peki o kamerayı oraya kim bırakmıştı? Şu anda önemli değildi. Belki de aradığım cevap kameradaki kayıtlardaydı. Kayıdı açtım. Açmaz olaydım. Kayıt tam olarak buydu.

Tanrıçamın aklımı başımdan alan afrodizyak etkisiyle nasıl insanlık dışı şeyler yapmıştım ben? Hepsini tek tek hatırladım. İzledikçe hatırladım. Hatırladıkça kahroldum. Olayın yaşandığı yere gittim. Herkesin parçalanmış cesetleri yerde yatıyordu. Birazcık olsun rahatladım. Bu iğrenç şeyleri bana yaptıranlardan kurtulmuştum en azından. Fakat kamerayı yanıma kim bırakmıştı? Bunu asla öğrenemeyecektim.
Evime gittim, yatağıma sakince uzandım. Sağ elimi sol elimle tutup kendime gülümsedim. Kendime sarıldım ve sırtımdaki soğuk demiri hissettim. Tereddüt etmeden tetiği çektim.

Hassiktir, Kamerayı yanımda bırakarak ölmüştüm! Kameradaki görüntüleri İntihar mektubum olarak düşünmüşlerdi ve Facebooktan aynı gün içinde milyonlara ulaşmıştı. İnsanların konuşmalarını duyabiliyordum; “Bu hayatımda izlediğim en rahatsız edici video” “ah yazık kim bilir neler çekti” “o intihar ederken ben oralardan geçiyordum, simit alıyordum ordan” pek anlamamışlardı, ama en azından intihar mektubum olduğunu düşündüklerinden, fazla gülemediler.

Öteki tarafta hayatımı dev erkan tvde izlerken gördüm, aslında hepsini tanrıçam planlamış, kullandığı ve işinin bittiği adamları ortadan kaldırmak için beni kullanmıştı. Ben dans ettikçe “evet erkeğim evet! Tam bir erkeksin! İşte böyle dans et!” diye bağırıyordu. Olaylar olurken uzaktan izlemiş, beni eve bıraktıktan sonra kamerayı da baş ucumda bırakıp gitmişti.


Kadınlar...