Mınıski
23 Haziran 2014 Pazartesi
En Doğru Şey
Bazen durursun ve "benim burada ne işim var gerçekten" der ve O'na koşarsın. Seni beklemiyordur ve kapıyı açtığında bir "yaaaa" koyuverir. Dünyanın en güzel yaaaaaasıdır o, ve O'na koşman dünyada o an yapılan en doğru şey olmuştur.
8 Haziran 2014 Pazar
(H)Elena'nın Tuhaf Hikayesi
Üniversite
arkadaşım Elena , üniversite hayatı boyunca asistan Ziya'nın derslerini hiç
kaçırmamıştı. Elena trakyalıydı ve ben isminin aslında Helena olmasından
şüpheleniyordum. Ziya'yı ilk gördüğümde, "neden ki?" diye geçirmiştim
aklımdan. Fakat bir gün ders aldığımda adamın gerçekten bir kadını etkileyecek
her şeye sahip olduğunu farkettim. Karizmatik bir adamdı, kibardı, fazlasıyla
zekiydi, çok düzgündü, yüz hatları kusursuz değildi ama bu onu daha da
karizmatik yapıyordu.En bombası da yeşil gözlüydü. Adam bildiğimiz yakışıklıydı.
Elena sürekli Ziya hakkında konuşuyordu. Üniversite hayatı
boyunca Elenaya Ziyaya yaklaşması için gaz vermiştim ama Elena yememişti.
Ziyayla olma hayalleri kuruyordu, çünkü Ziya Elena gibi pek çok kızın hayallerini
süsleyen bir adamdı ama Elena hayallerinin gerçekleşmesi için hiç bir şey yapmadı.
Üniversite
bitip, üzerinden yıllar geçmişti, bu yıllar içinde Ziya, Elenayla aramızda bir
geyiğe dönmüştü ama hala Elena onu anarken gözlerinin içindeki ışığı
görebiliyordum.
Elenayla bir gün yemek yerken bana "ben flört etmeyi
hiç bilmiyorum Mınıski" demişti. Çok komikti, gerçekten kendi anlatımına
göre, eğer erkek olsaydı tam bir öküz olacağını düşündüm. Ben de öküzdüm, ama
en azından flört etmesini bilen bir öküzdüm. O flört etmesini bilmiyor, yol
gösterildiği zamanda beceremiyordu, çünkü flört ederken kendisi olamıyordu.
Bu dönemde Ziya doktora çalışmasına devam etmiş,
düzgünlüğünü ve rasyonelliğini sonuna kadar korumuş, ve belli bir oranda da kas
yapmıştı. Adam gittikçe daha rasyonel ve daha yakışıklı oluyordu.
Günlerden
bir gün, evimde akşamdan kalma bir şekilde otururken, Elenadan bir mesaj aldım.
-Mınıski! İnanamayacaksın! Çeşmedeyim ve otelde kimle
karşılaştım?
-Elena, inan hiç bir fikrim yok
- ZİYA
Kader sanki Elena'nın yüzüne gülüyor diye düşündüm. Bu kadar
sene sonra karşısına çıkartıyordu onu. Hem de Elena bir boşluktayken. Bundan
sonrasını Elena yaşadığı için, hikayenin bu kısmını onun ağzından anlatmam
gerekecek, buyrunuz efendim;
" Ziyayı
gördüm ve gözlerime inanamadım! Okuldayken yakışıklıydı ama yıllar resmen adama
yaramıştı bea! Üzerine dar bir tişört giymiş, kas kütlesini yüksek dozda
arttırmıştı. Ne yapacağımı bilemedim ve Mınıskiye mesaj attım. Bana çarpışmamı
ve sanki o anda tanıyarak "aaa ocam meraba" dememiş söylemişti. Ben
ise diri vücudunu daha iyi görmek istediğimden buna bir bardak su ekledim. Bardan aldığım bir bardak suyla telefonumla
ilgilenir gibi üzerine yürüdüm, çarptım ve suyu üzerine döktüm. Tişörtü sırılsıklam
olmuştu ve vücut atları son çizgisine kadar görünüyordu.
-AGHH FFFFF! Dikkat etsenize biraz canım!
-Aiiiiyyy çok pard...
-=?^+%(=(^+)(%
Söylenip gitti, tanımışım gibi yapamadım bile. Arkasından
baka kaldım. Aklımdan "acaba birde arkadan mı çarpıp su döksem bea"
diye geçirdim, çok sıkı bir kıçı vardı ve dokunmak için can atıyordum bea. Hem
belki bu sefer tanımışım gibi yapma fırsatı bulurdum, ya da belki dayak yerdim.
Evet evet, bu teelikeliydi ve bunu yapmamaya karar verip onu uzaktan izlemeye
koyuldum.
Şişman, bastıbacak , fırça saçlı, er yeri koca koca benli,
çingene gibi bir kadının yanına gitti. Bu karı ne bea diye düşünürken birden
parmağındaki parlak nesneyi fark ettim. Aniden yaşadığım aydınlanma sonucu
ağzımdan "yüzük o bea" kelimeleri döküldü. Yıkılmıştım. Kader yıllar
sonra karışma platonik aşkımı çıkarıyor, ama evli çıkarıyordu bea. Kaderin kötü
bir espri anlayışı vardı.
Ertesi
gün Ziyayı iç biyerciklerde bulamadım, üzgün üzgün Mınıskiye mesaj attım, gitti
eralde diye. Fakat sonra otelde bir konferans olduğunu farkettim. Konferans
salonu büyüktü ve kapı kapalıydı. Belliki bir konferans vardı, ve Ziya rasyonel
bir akademisyen olduğu için, kesin bu toplantıda olmalıydı.
Resepsyona gittim, yoğun ısrarlar ve bir miktar başiş
karşılığında Ziyanın kaldığı odayı buldum. Evet ala çek aut yapmamıştı ve konferansa
gelmişti! Yarabbii çok zekiydim.
Tüm üniversite ayatım boyunca Ziyanın da bana platonik aşık
olduğunu biliyordum ve öğrencisiyle ilişkiye girmeyecek kadar edepli olduğunu
da biliyordum. Ama kader bizi tekrar bir araya getirmişti işte bea! Emencecik
planımı yaptım. Sinsice odasına girmenin bir yolunu buldum, girip valizini
topladım, kendi odama gidip kendi valizimi de topladım. Birlikte geldiğim
arkadaşlardan birine "bir iyiliğe itiyacım var ama iç bişi sormayacaksın
bea" dedim, kabul etti. Ona borçlanmıştım.
O dışarıda arabada motor çalışır, sevgilimle benim
valizlerim arabada beklerkene, ben planın en önemli kısmına başladım; şişkoyu
aradan çıkar bea.
En resmi kıyafetlerimi giymiştim ve büyük bir özgüvenle
konferans salonuna girip "Şişman anıma telefon var bea" dedim,
böylece onu oradan çıkartıp, bir odaya götürüp bağlayıp Ziyayla birlikte
kaçabilecektim. Konferansın "Şişman karılar reabilitasyon ve destek"
konferansı olduğunu nereden bileyim bea! Cancağızımı zor kurtarıp kendimi dışarıya
attım, koşarak dışarıda beni bekleyen arabaya bindim ve "çabuk! ava
alanına bea" dedim.
Yarı
yoldayken aklıma geldi. Ziya'nın valizi bendeydi bea! Üniversitede ala öğretim
görevlisi olduğundan, websitesinde telefonunu bulabilmiştim. Bilinmeyen numara
olarak aradım;
"Valizin elimizde, bir daha görmek istiyorsan, o
buzağını otelde bırak, yalnız başına hava alanına gel, 1 saatin var bea"
dedim kapadım.
1 saat sonra aradığımda ava alanına gelmişti. Sonunda
sevgilimle kaçabilecektim. Ona erşeyi anlatacaktım, ve zaten o da severek
benimle kacaçaktı bea.
Buluştuk. Bir boğa gibi bana doğru geliyordu.
"Meraba Ziya, naber bea?" dedim. Beni görünce durakladı. Platonik
aşkını yıllar sonra görünce şok olmuştu tabi. "Helena?" dedi
"Evet ya Elena" dedim. Şaşırmıştı, "valizim niye sende?"
dedi, "uçak biletlerimiz azır bea, bırak o buzağını, kaçalım gidelim
buralardan" dedim, çok nettim, kendime güveniyordum, güvenmemem için iç
bir sebep yoktu bea!
"O buzağı benim kardeşim Helena!" dedi.
"Hahahah. N.. N. Neeey?" dedim.
Çantasını ızlıca aldı elimden, kıpkırmızı olmuş suratındaki
öfkesiyle ve tıpkı bir deniz gibi olan yeşil gözleriyle bana baktı. Bir an
ayatım film şeridi oldu geçti gözcağılzarımın önünden. Sonra bir karartı.Bayılmışım bea!
Ziyam gitmiş, sonsuza kadar bir daa göremeyeceğim şekilde
gitmiş, em görsem de benden nefret ediyor olarak gitmiş, ben ise yepiyeni bir
dünyaya uyanmıştım. Pişman değildim ve en azından artık platonikliğimi de
üzerimden atmış, raat raat yeni limanlara yelken açabilirdim bea!"
-Elena
-Efendim Mınıski?
-Bu bugüne kadar bana anlatılan en saçma hikayeydi
25 Mayıs 2014 Pazar
Bilge Kadın
Çok
yalnızdı. Etrafında bir sürü adam olmasına rağmen, yine de yalnızdı. Erkekler
ilgisini çekmek için birbirleriyle yarışıyordu ve o bundan keyif alıyordu,
fakat bu, yalnızlığını gidermiyordu.
Pek çok farklı insanla pek çok farklı mekanlara gidiyordu.
Devamlı yeni insanlarla tanışıyor, eğleniyor, dans ediyor, şen kahkahalar
atıyor, sakarlıklar yapıyor, daha da çok gülüyordu.
Diğer kadınlar onu her zaman kıskanırdı. Onu gören kadın
resmen tıslar, tehdit algılar kötü bakışlar atar, sevgilisi varsa onu koruma
altına alırdı. O onları umursamazdı. Yoklarmış gibi davranır, onları daha da
çıldırtırdı. O kadınlar gibi kendisine güvensiz değildi. Doğal hali buydu ve
erkekleri çeken de onun bu doğal haliydi.
Kadınlık iç güdüleri fazla yoğundu. Bakımlıydı, hem de çok
bakımlıydı. Girdiği her ortamda mutlaka dönüp ona bakardınız. Bu onun uzmanlık
alanıydı. Sizi isterse, alırdı.
Onu
uzun yıllar sonra tekrar gördüğümde, etkisine aynı şekilde kapılmıştım. Çok
kadındı, hormonlarınızı hareketlendiriyordu. Ben beyefendi olma çabasıyla ona
yaklaşırken, o hanımefendilikten uzak, gayet rahat, ama hala çok çekiciydi.
Diğer erkekleri de çeken doğal halindeki rahatlığına bende kapılmıştım işte.
Tüm erkekler aynı boktuk. Belirli bir formülümüz vardı, doğru uygulandığında
aklımızı başımızdan alan. O bu formülü çok önceleri ezberlemişti.
Onu diğer kadınlardan farklı kılan özelliği, bana en çekici
gelen yanı, sadece zekiliği değil, ki bazı durumlarda pek zeki olduğu
söylenemezdi, bilgeliğiydi. Birbirimizin yanında çok rahattık. Aramızda
reddedilmesi imkansız bir çekim vardı. Onu istiyordum, onun da beni
istediğinden emindim, hala daha eminim, ama bu çekim rahat olmamızı
engellemiyor, aksine rahat oldukça daha çok birbirimize çekiliyorduk.
Bir keresinde, ona "peki bana verir miydin?" dedim,
pis konuşmayı seviyorduk, ahlaksızdık, ve birbirimizle iğrenç konuşuyorduk, ama
bu bizi daha da komik yapıyordu. "O vermek değildir Mınıski,
paylaşmaktır" dedi. Bu cümle, bu basit cümle, ilişkilere bakış açımı değiştirmişti. Etkilendim. Bu lafın üzerine her hangi bir şey
söyleyemedim. Yavaş yavaş kafamı sağa sola sallayarak alkışlamaya başladım.
Sonra ayağa kalktım ve daha hızlı şekilde alkışladım. Şaşkınlıkla beni izledi,
sonra birbirimize bakıp kahkaha attık.
Bana göre romantik bir buluşmanın sonunda, donumuza kadar
ıslandığımız bir yağmura yakalanıp İstiklal caddesinde kuytu bir köşeye
sığındık. Sırılsıklamdık, birbirimizi istiyorduk, ve vücutlarımız birbirine
değerken ağızlarımızın arasında çok kısa bir mesafe vardı. Çenesinden nazikçe
yukarı kaldırdım ve dudaklarına uzandım. Hormonlarım alarm halindeydi. O
sağanak yağmurda üzerime düşen damlalar sanki anında buharlaşıyordu.
Kafasını çevirdi
"Ama..." dedim "Ama neden?"
"Biz seninle arkadaşız Mınıski" dedi. Eminim bu
hayatında en çok pişmanlık kurduğu cümleydi.
"Saçmalama" dedim, birden artık yağmur
damlalarının buharlaşmadığını fark ettim, daha çok başımdan aşağıya dökülen
soğuk bir duş gibiydiler.
"Seninleyken kendimi kadın gibi hissetmiyorum
Mınıski" dedi, bu yüzden bu kadar rahat davranıp pis konuşuyordu.
Çok kızdım, benim için ağır bir hakaretti bu! Ben ona karşı
hep bir beyefendi olmuştum, sinirime yenik düştüm;
"Sana hanımefendi gibi davranıldığında kendini kadın
gibi hissedemiyor musun? Kadın gibi hissetmen için illaki sana kevaşeymişsin
gibi mi davranmam lazım?" dedim. Bana göre benim bir kadına hayatımda
söylediğim en sert cümleydi. Gelişine vurmuştum.
"Ben kevaşe olmayı seviyorum Mınıski" dedi. Benim
yanımda o kadar rahattı ki...
Gülümsedik birbirimize, sonra ben bir kez daha onu öpmek
istedim, suratıma geğirdi, tutamamıştı. İfadesiz suratlarla birbirimize baktık
ve insanların dikkatini çekecek kadar yüksek sesle kahkaha attık. Uzun süre
durmadı kahkahamız.
Harika bir kadındı. Hem bilge, hem de politikti, ona
"peki bana verir miydin?" diye soruduğumda bana bir cevap vermediğini
fark ettim. Beni istiyordu, ama arkadaş bölgesine almıştı. Bu normalde müsaade
etmeyeceğim bir durumdu. Ama o bilgeydi.
Arkadaş olduğumuz süre içerisinde hayatından bir sürü adam
geçti. Hepsini kıskandım, o da benim hayatımdaki kadınları kıskandı. Ama
arkadaş olduğumuz süre içerisinde, o artık yalnız değildi ve ben Mınıski, ben de
artık yalnız değildim...
28 Nisan 2014 Pazartesi
O
Çok yakın bir arkadaşım tanıştırmıştı bizi. Harika
olacağımızı düşünmüştü. İlk tanıştığımız anı hiç unutmadım, sorguya çekilir
gibiydim, hızlı hızlı sorular sormuştu bana. Çıktığımızda arkadaşıma “benden
nefret etti” demiştim. Etmemişti, kısacık bir süre boyunca bana göre çok harika
vakit geçirdik. Yumuşak huylu bir adamdım ben, çoğu zaman geçinmesi kolay. O ise...
o kadar harikaydı ki, bir şekilde anlaşırdık biz bence...
Anlaşamadık
Hayatımdan çıktığında bana tek kalan aşırı yükseltilmiş
standartlarım olmuştu. Deniyordum. Birilerini öyle isteyebilmek için
uğraşıyordum, yeni yeni insanlarla tanışıp sayısız kadınla flört ediyordum. Kadınlar
flört etmeyi severdi, bende iyi flört ederdim. Ama sonunda hiç birinde o
standartları yakalayamaz, onlardan sıkılırdım.
Bu bir süre böyle devam etmişti ve öyle gereksiz insanlarla
tanışmıştım ki bu sürede, standartlarım daha da yükselmişti. Kendimi pek çoğu
için fazla iyi görmeye başlamıştım, o halde benimde daha yüksek beklentilerim
olacaktı.
Evet bu Egoydu. Bunun farkındaydım, ama saf ego değildi, en
azından haksız yere ego değildi. Karşılığını bulduğumda ise uçup gidecekti,
emindim. Kesinlikle yanlış insanlarla tanışıyordum. Yüksek standartları olan
bir insanın standartlarını düşürme çabasıydı belki de bu, ama her seferinde
ters tepiyordu.
Kalabalık
bir şekilde oturuyorduk. İçeriye girdi. Çıkık ve yuvarlak poposunu ancak kapatan
bir şortu, düzgün bacaklarını saran koyu renk bir naylon çorabı ve ayağında
botları vardı. Seksiydi. Seksiydi ve badass bir görüntüsü vardı. "Oh la la pek
leziz" diye geçirmiştim içimden. Onun pek bişi geçirdiği olmamıştı gördüğüm
kadarıyla.
Sohbet etme fırsatım olmuştu. Pek badass değildi, ama bu
ondan pek bişi götürmemişti. Onu ısırmak istiyordum, ısırmak ve vereceği
tepkilere gülüp tekrar tekrar tekrar ısırmak!
Benden çok da farklı değildi aslında. Ben kadınların problem
olduğunu düşünüyordum, o ise erkeklerin. Tıpkı benim gibi onunda hayatına
girmiş çıkmış olanlar ona bu fikri vermişti. Benden farkı, ben her kadını tanıdıktan
sonra “bu da aynı bokun laciverti” derdim, o en başından “hepiniz aynı boksunuz”
derdi. Benim yöntemim biraz daha insaflıydı sanki. O benim gibi egolu değildi.
O egonuzu küçük görüp minik ayaklarıyla üzerinden geçecek tarzda birisiydi. Ben
egoluydum ve o ayaklarını benim egomun üzerindende eksik etmemişti.
Onu istemiştim. Nedenini bilmiyordum. Sebep poposumuydu? Bende
yarattığı ısırma hissimiydi? Yoksa egomu çiğneyip geçmiş olmasımıydı? Belki de
o gülümsediği zaman kuşların cıvıldamasıydı, emin olamazdım.
Hala daha emin değilim, ama şunu biliyorum, O’nun kadar
harika değildi...
17 Nisan 2014 Perşembe
Banane?
Bir
keresinde, sadece çok meşhur ve benim zevklerime uygun olduğundan dolayı
bir kitap okumuştum. Üçlemeydi. İlk kitabı eğlenceli, kafa dağıtmalık bulmuşken
son kitaba geldiğimde atlaya atlaya okur olmuştum.
“Ah benim canım” , “ahhhh beniimmm” ,”ohh eveettt erkeğim”, “seni
seviyorum”, “benimsin”, “seninim evet mmmhhh” zaten hayatları böyle olan bir
çiftti, bir de üzerine evleniyorlar ve o yeni evlenmelerinin verdiği mucmucluk
daha da yükseliyor ve çekilmez bir hal alıyordu. Kitap o kadar saçmaydı ki,
bana ondört yaşında ve hayatında hiç sevişmemiş bir kız çocuğunun biraz
karanlık ve erotik anlatımla süslenmiş fantazileri gibi gelmişti.
Hiç bir “gerçekten yaşayan kadın” ın bu kitaptaki gibi
olmayacağını düşünüyordum. Bu kadar “aaah aman tanrım senin için ölüyorum
bitiyorum aşığım” dan başka bişi söylemeyen bir kadın olamazdı, çok saçmaydı.
Hayatımda hiç bu kadar yanılmamıştım!
Bazen programlanmış bir android
olduğunu düşünüyordum. Kafası sanırım biraz daha 1950’lerin Amerikalı kadını
şeklinde çalışıyordu. Tek yaptığı evde erkeğini bekleyip, akşam o eve gelene
kadar onu özlemek ve ona yemek yapmak olan bir kızdı. Akşam eve geldiğim
zamanlar onu evde sırf benim için süslenmiş buluyordum. Eve girer girmez
boynuma atlayıp beni ne kadar çok özlediğini söylüyor, beklenti içinde yüzüme
bakıyordu. “Bende” diyordum, gülümsüyordu. Halbuki ondan o kadar sıkılmıştım ki
eve gelmek günün en kötü bölümüydü benim için.
Sizi duyar gibiyim. “Öküz! Siz erkeklere de yaranamıyoruz!”
evet, pek çok erkeğin alıp evlenip sonsuza kadar mutlu yaşayabileceği bir
kızdı. Ben o pek çok erkekten biri değildim. Fena halde canım sıkılmaya
başlamıştı. Yemek sırasında muhabbet ederken “bugün ne yaptın” diye sorduğumda
hep aynı cevabı alıyordum; “seni özledim, evde oturup televizyona bakıp seni
düşündüm tüm gün” Ah ne romantik... “Bana bütün gün boş boş oturmuşsun gibi
geldi?” demek istedim, diyemedim, ağlamaya başladığı zaman ne dediğini
anlamıyordum ve bana o kadar saçma sapan şeylerden bahsediyordu ki, ne dediğini
anladığım zamanlarda da neden bunu dediğini anlayamıyordum.
Benim
için sıradan bir kızdı. Aslında hayatımda olmasını istemediğim biriydi. Bir
şekilde girmişti ve benim ona bir süre katlanmam gerekmişti. Hayatıma girmiş diğer
bütün kadınlar gibi nevi şahsına münhasır sorunları vardı. Hep olurdu, ve her
ağladığında o sorunların hepsini o susana kadar dinlemek zorunda kalırdım.
Bitirdiği zaman ise beklentiyle suratıma bakardı, bişi dememi beklerdi. Bişi
demezdim, o da bozulurdu. Ağzımı açsam çıkacak kelime “eee, bana ne? Ne yapabilirim
ki ben?” olacaktı, ve bunu söylememek için sessizliğimi koruyordum, evet bazen
duygusuz olabilirdim, ama gerçekten anlattıklarına yapabileceğim hiçbir şey
yoktu.
Tabii ki ben hiç bişi demediğim için yine öküz oldum ve onun
tepkisi “tabi, hiç bir önemi yok benim söylediklerimin Mınıski, hıhı , hadi git
yat uyu, uyumak istiyodun ya, hııı, git hadi” oldu. Orda dursam susup oturuyor,
gidip yatsam en az bir saat kadar da yatakta konuşuyordu, tek verdiğim cevaplar
“hıhı” ve “hadi uyuyalım artık bebeğim” olmasına rağmen. Ertesi gün işim vardı,
bunu biliyordu, saat onbirde uykum geldi dememe rağmen saat bir buçuğa kadar
beni tutup, bunun kısa bir süresinde sevişip, kalan zamanını canımı sıkarak ve
hiç umrumda olmayan ve olsa bile hiç bir şey yapamayacağım problemlerini bana
anlatarak, ve bunun yanında beni hiç inandıramadığın milyon tane seni seviyorum
diyerek o kitaptaki sonsuz mucmucluk halini canlı canlı yaşatması onun umrunda
bile değildi. Tıpkı onun problemlerinin benim umrumda olmadığı gibi.
Evimde yalnız kalmaya alışmıştım sanırım ve başkasının
olması, evimin rahatlığını ve özgürlüğünü sınırladığı için beni geriyordu.
Yalnızlık iyiydi, onun gibi bir kadınla olmaktan çok daha iyi...
15 Nisan 2014 Salı
Ucuz Kevaşe
“Aaaaiiyy selaaaam Monsieur
Mınıski” dedi, kafamı kaldırdım, tanrım resmen yanıyordu. Sapsarı saçları açık,
göğüslerini ve ince belini belli edecek bir gömlek, ve siyah ince naylon
çoraplarla kaplanmış bacaklarını hiçte örtmeyen minik bir eteği, boyunu onüç
ondört santimetre kadar uzatan rugan şaheserlerle tamalanıyordu. Heyecanlandım.
En piç gülümsememi takınarak, “hoşgeldiniz mademoiselle, ne hoş süpriz” dedim.
Kıkırdayarak oturdu, bıcır bıcırdı. Daha önce de beni
ofisimde ziyaret etmişti. Her hareketinden seks akıyordu. Kendi firmasıyla
çalışmam için tatlı tatlı dil döküyordu. Benimse aklımdan yalnızca onu masaya
yaslamak geçiyordu. Baştan çıkmıştım. Benden etkilenmesi için tüm kozlarımı
kullanıyordum, atmadığım bakış, yapmadığım gülücük, kalmamıştı, onu
tartıyordum, ona yazıyor ve ne olacağına bakıyordum, o ise her zamanki aptal
sarışın kırkırdamasıyla karşılık veriyordu.
İyiydi, gerçekten bu sikik yere bu seksi halde gelme
cesaretini göstermesi bile başlı başına bir şeydi. Ve o, benim bile nefesimi kesecek
bu haliyle, cıvıldak şekilde kendi şirketini pazarlıyordu. Eminim tüm
potansiyel müşterilere aynı şekilde davranıyordu ve eminim bu boktan yerdeki
pek çok firmanın yetkilisi, onla çalıştığı anda sevişeceklermiş gibi onunla
çalışmaya razı oluyordu, çünkü o bu havayı çok iyi veriyordu.
“Bu
sikik yerde” bir dükkanın önünden normal bir kız geçtiği zaman bile, dükkandan
hanzonun teki çıkar, önce kıza öküz gibi bakar, kız geçtikten sonra elini
sikine koyar ve bakmaya devam eder, kız gözden kaybolduğu zaman ise eli sikinde
içeriye girip, kızı nerelerinden, nasıl, ne yapacağını anlatırdı.
Böyle bir yere tam olarak gönderilecek pazarlamacı buydu; Ve
işte tam olarak bu yüzden, benimle asla çalışamayacaktı.
Evet fazlasıyla seksiydi, çok güzel bir kızdı ve kışkırtıcıydı.
Aptal sarışın tavırlarıyla kıkırdamaya devam ediyordu. Ona birlikte
çalışamayacağımızı söyledim. Şu anda çalıştığım firmadan çok memnundum. Üzülmüş
surat ifadesi takındı, tanrım çok iyiydi, onu öyle gördüğünüz zaman, o bıcır
bıcır aptal sarışın kahkahasını atmasını sağlamak için dünyayı ayaklarına
sermek istiyordunuz.
Hayır! Yemedim. Tüm irade gücümü kullanıyordum. Kendimi bu
iğrenç çevredeki öteki hanzolardan ayırmalıydım. Onlardan farklı olmalıydım.
“Ama siz yine de uğrayın” dedim onla vakit geçirmek güzeldi. Sonra bana son
ümidi olarak;
“Ama Monsieur Mınıski, hiç olmazsa üç sevkiyatın birini bana
verin, ben üçün birini almaya da razıyım...”
İma çok açıktı, belki de bu kadar açık olmasından dolayı,
onu küçümsedim, ona onu küçümseyen bir gülümsemeyle baktım. “Bu kadarı yeterli
Mademoiselle, sizinle çalışmayacağız, lütfen artık gidin” dedim. O
bıcırlığından eser kalmadı. Kalkıp giderken o aptal sarışın tavrından eser
yoktu. Maskesini bir sonraki potansiyel müşterisine giderken yeniden takmak
üzere çıkarmıştı.
O giderken arkasından kalçalarına ve şahane bacaklarına
bakıp, “ucuz kevaşe” diye geçirdim aklımdan. Yine de evde kendimle vakit
geçirirken zihnimde onu masaya yaslayacaktım...
11 Nisan 2014 Cuma
İki Tam
Bir ilişki istemiyordum. Bir
ilişkiden ne isteyeceğimi bile bilmiyordum ki bir ilişki isteyeydim. Ben bir
kızı beğenip ona yazmaktan hoşlanan bir adamdım, sonra başka bir kızı beğenip
ona yazardım. İlişkiyle pek ilgilenmiyordum. “Benim öteki yarım” saçmalıkları
bana genelde kendi kendine bir bok beceremeyen çaresiz insanların hayata
tutunma çabası gibi gelirdi. Ben tek başıma gayet iyi idare ediyordum, benim
öteki bir yarım yoktu, ben tamdım.Bana yapışıp hayat mücadelesi vermeye
çalışacak bir asalağa ihtiyacım yoktu
hayatımda. Zaten bir tamın uğraşması gereken şeylerle uğraşıyordum, bir yarıma
daha ihtiyacım yoktu.
Buna rağmen, son derece açık bir insan olmaya çalışıyordum.
Yazdığım kızlara niyetimi açıkça belli ederdim, onlarda genelde fazla uzatmadan
kaçarlardı zaten. Bazen anlamazlar, aramızda çok romantik şeyler olduğunu
düşünür, kendi küçük pembe dünyalarında hayaller kurarlardı. İşte bu kızlar
yere çok sert düşerlerdi. Ne yazık ki o küçük dünyalarından çıkartırdım onları.
Canları yanardı ama benim yüzümden olmazdı bu, onlar anlamasa da bu hep onlar
yüzündendi. Nasıl göremezlerdi ki?
Onlar düşünce bir süre kendimi kötü hissederdim, ama hemen
sonra bana saldırmaya başlarlardı. İşte o zaman ne kadar salak olduklarını
anlayıp tüm vicdani yükümlülüklerimden kurtulur, salaklıklarını yüzlerine
vurmaya başlardım.
Yalnızdık;
hepimiz bütün bu kalabalığa, keşmekeşe rağmen yalnızdık. Hiç kimsenin
anlamayacağı, ya da hiç kimseye anlatamayacağım yönlerim, düşüncelerim,
zevklerim, görüşlerim vardı. Bunlarda yalnızdım, ve aslında herkes bunlarda
yalnızdı. Sanırım kızların o bok attığım pembe dünyalarının farklı rengine
sahiptim ve kimseyi o dünyada istemiyordum.
Yaptığım ve başkalarına boş gelen pek çok şey bana çok keyif
verirken, başkalarının yaptığı pek çok şeyde asla eğlenemiyordum ve onlarda
bana boş geliyordu. “Aman tanrım Mınıski! Bugün Cumartesi tanrı aşkına! Gerçekten
hiçbir şey yapmayacak mısın?” “Oha Cuma akşamı evde mi oturulur?” “Hadi Mınıski,
Pazar karga bokunu yemeden kahvaltısına ebesinin amına gidelim” evet çok
eğlenceli gerçekten...
Yanımdakinin ne konuştuğunu duymak için eğilmem ve tüm
dikkatimi toplamam gereken yerleri sevmiyordum. Dans etmeyi de sevmiyordum.
Alkol iyiydi, ama alkol de muhabbetle iyiydi. Gece hayatı benim için yapmayı
sevmediğim bir şeyin bana zorla yaptırıldığı, ve onlarca ter kokmuş, sarhoş
insanın sevmediğim şeyi yapıp, sonra benim anlamadığım bir şekilde hiç
konuşmadan yiyişmeye başlayıp, birinin evine gidip sevişmeye başladıkları bir
şeydi.
Her gece çıkışımda pişman oluyordum, hep şimdi evde olsam
şunu bunu yapardım diye düşünürdüm. Bir kere de gece kulübüne gidip de “aman
tanrım bu gece çok eğlendim” dediğim olmadı. Evet öpüşmek güzel ve seks
eğlenceliydi, ama bunları alkol üzerine yıkmak alçakçaydı.
Belki de ben sevmediğim için bok atıyordum, belki de ben
yanlıştım ve aslında gece hayatı çok eğlenceliydi.
Çaresiz yarım insanların
gidip de başka yarımları denediği bir yer...
Ve ben bir buçuk olmak istemiyordum, ama belki iki tam olabilirdim...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)