En
nefret ettiğim şeydi ev ödevi. Bütün günümü okulda ders dinleyerek geçiriyordum
zaten, o iğrenç yerden kurtulduğuma sevinirken, bir de kendi evime, güvende
olduğum tek yere gidip okulda gördüklerimi tekrarlamamı istiyorlardı.
Daha o zamanlar bile, bir şey bana dikte edildiğinde
yapmıyordum. Ev ödevlerimi de yapmıyordum. Evde olduğum vakitlerde
oyuncaklarımla oynayabiliyor olmam gerekirdi, ödevlerime boğulmuş olmam değil.
Baskı sadece okuldan değil, annem ve babamdan da “ödevlerini
yapmadan oyun oynayamazsın” şeklinde geliyordu. Sadece ödevlerimi yapmamak
için, kitap ve defterin başında boş boş bir saat iki saat oturur, sonra da
ödevlerimi yaptım diye yalan söyleyerek oyun oynardım.
Ödevlerimi yapmamamın cezası olurdu tabii ki. Kendi şahsi
problemleri olan, dominant karakterli ve pek çokları gibi parayı çok seven
öğretmenim, o günkü keyfine göre, kulağımı çeker, tokatlar, sopayla elime vurur
ama illaki yapacak bir şeyler bulurdu. Tabi öğretmenler günü hediyesi olarak
kendisine altın bilezikler tarzı şeyler gönderen çocuklar bunlardan muaf olurdu
her zaman.
İlk
okul tecrübem beş sene boyunca bu şekilde olunca, okul hakkında hiç bir zaman
iyi bir şey düşünemedim tabiiki. Daha orta okula giderken, bir filmde
“home-school” olayını görmüş ve gelecekte ülkemde böyle bir sistem olursa
çocuklarımı evde kendim eğiteceğimi düşünmüştüm. Hem okulda öğretilenlerden çok
daha dolu olurdu, hemde kendisi sorunlu olup ta öğrencilere bunu yansıtabilecek,
yüksek egolu saçma sapan insanlardan uzak olurdu.
Ailem okuldan nefret etmemin sebebinin her zaman tembelliğim
olduğunu düşündü. Pek çoğumuzun duyduğu “zeki ama çalışmıyor, tembel” lafı
vardır ya, çocukluğum bunu duyarak geçti. Tembel değildim, sadece okulun bana
verdiği aptalca şeylerle neden uğraşmam gerektiğini anlamıyordum, anlamadığım
için de yapmıyordum. Ne kadar cezalandırdıkları çok önemli değildi, beni her
cezalandırdıklarında, okuldan o kadar soğuyordum.
Bu,
bütün eğitim hayatım boyunca devam etmişti. Orta okulda da “tembel” dedikleri
öğrenci tipiydim, anadolu liseleri sınavına hiç hazırlanmamıştım, derslerim de
kötüydü. Sınavdan bana “çalışkan” diye örnek gösterdikleri arkadaşımla aynı
puanı almıştım, o dandik bir anadolu lisesine girerken ben Türkiye’nin en iyi
teknik lisesine girmiştim, tabi insanların gözünde “meslek lisesi, tornacı
amele” den öteye gitmiyordu, ama bence başarıydı. Babam okumayacağımı, o yüzden
meslek lisesine gittiğimde hiç olmazsa bir meslek öğrenmiş olacağımı düşünmüştü.
Üniversite sınavına da “neredeyse” hazırlanmamıştım.
Arkadaşlarım dershaneye yazıldığı için Aralık ayında onlarla dershaneye
yazılmıştım. Benim için önemli değildi üniversite sınavı, çünkü aileme ABD’de
okumak istediğimi söylemiştim, ve onlar da onay vermişlerdi. Aralık ayında ise göndermeyeceklerini,
çünkü çok özleyeceklerini söylemişlerdi. Bende Aralıkta arkadaşlarımın girdiği
iddiasız dershaneye yazılmıştım. Bana en büyük katkısı masa tenisini öğrenmem
olan bir dershaneydi.
Teknik lise çıkışından dolayı sayısal sayılmama rağmen,
sayısalı neredeyse boş bırakarak, Koç üniversitesi uluslararası ilişkiler
bölümüne girecek puanı almıştım ve sayısalı neredeyse boş bırakmama rağmen
babam uluslararası finans okumama karar vermişti.
Ucu
ucuna finans bölümünden mezun olana kadar okuyacağıma inanmamıştı babam. Mezuniyet
törenimde “okudu lan” demişti. O an aslında onun için çok ta önemli olmadığını
fark ettim. Tek yapmak istediği eve gidip bir an önce donuyla oturup televizyon
karşısına kurulmaktı. O kadar ki, ailemle bir mezuniyet fotoğrafım olmamıştı.
Muhtemelen benimle en çok gurur duyduğu an askerliğimin
bitiminde komutanlarımın beni övmesi olmuştu. Ona göre bir boka yaramayan, hiç
bir şeyi beceremeyecek, kendisi olmazsa hayatta bile kalamayacak olan Mınıski,
askerliğini sıkıntısız yapıp bir de övgüler almıştı. Enteresan?!
Düşünme
şeklimiz çok farklıydı. Ben onun ne şekilde düşündüğünü anlayabiliyordum, ama o
benimkini anlayamıyordu, anlamaya çalışmıyordu bile çünkü umrunda bile değildi.
Bunu fark ettiğim zaman bende aynı şekilde karşılık verdim, ne düşündüğünü umursamayarak.
Bir erkek çocuk olarak, hayatımın büyük bölümünde babamın
takdirini kazanmaya çalışmıştım. Sonunda bunun bir yolu olmadığını
fark ettiğimde, vazgeçip hayatımı daha keyifli yaşamaya başlamıştım. Bunu
fark ettiğim an ise babama “benim hayatımı etkileyecek bu kararda benimde
fikrimi sorman gerekmiyor mu?” soruma verdiği “senin fikrini sikeyim Mınıski”
cevabı olmuştu. O an bu adamı herhangi bir şekilde memnun etmeme gerek
olmadığını anlamıştım.
Bu hale gelince söylediği şeyler moralinizi bozmuyor, çünkü
umursamıyorsunuz. Kızması, hakaret etmesi, aşağılaması, öylece üzerinizden akıp
gidiyor, en başta sinirlenseniz de, sonrasında “amaaaaan” çekerek silkelenebiliyordunuz.
Durum ironikti, kızların baba problemlerinden bahsederken,
aslında kendi babamla alakalı problemlerim vardı. Tam olarak kızların baba
problemleri değildi, ama problemdi. Beni kendi halime bıraksaydı belki yazar
olurdum, belki de arkeolog, bambaşka bir hayatım...
-MINISKİ!
-Efendim baba?
-Senden bir bok olmaz...