8 Haziran 2014 Pazar

(H)Elena'nın Tuhaf Hikayesi

                Üniversite arkadaşım Elena , üniversite hayatı boyunca asistan Ziya'nın derslerini hiç kaçırmamıştı. Elena trakyalıydı ve ben isminin aslında Helena olmasından şüpheleniyordum. Ziya'yı ilk gördüğümde, "neden ki?" diye geçirmiştim aklımdan. Fakat bir gün ders aldığımda adamın gerçekten bir kadını etkileyecek her şeye sahip olduğunu farkettim. Karizmatik bir adamdı, kibardı, fazlasıyla zekiydi, çok düzgündü, yüz hatları kusursuz değildi ama bu onu daha da karizmatik yapıyordu.En bombası da yeşil gözlüydü. Adam bildiğimiz yakışıklıydı.
Elena sürekli Ziya hakkında konuşuyordu. Üniversite hayatı boyunca Elenaya Ziyaya yaklaşması için gaz vermiştim ama Elena yememişti. Ziyayla olma hayalleri kuruyordu, çünkü Ziya Elena gibi pek çok kızın hayallerini süsleyen bir adamdı ama Elena hayallerinin gerçekleşmesi için hiç bir şey yapmadı.
                Üniversite bitip, üzerinden yıllar geçmişti, bu yıllar içinde Ziya, Elenayla aramızda bir geyiğe dönmüştü ama hala Elena onu anarken gözlerinin içindeki ışığı görebiliyordum.
Elenayla bir gün yemek yerken bana "ben flört etmeyi hiç bilmiyorum Mınıski" demişti. Çok komikti, gerçekten kendi anlatımına göre, eğer erkek olsaydı tam bir öküz olacağını düşündüm. Ben de öküzdüm, ama en azından flört etmesini bilen bir öküzdüm. O flört etmesini bilmiyor, yol gösterildiği zamanda beceremiyordu, çünkü flört ederken kendisi olamıyordu.
Bu dönemde Ziya doktora çalışmasına devam etmiş, düzgünlüğünü ve rasyonelliğini sonuna kadar korumuş, ve belli bir oranda da kas yapmıştı. Adam gittikçe daha rasyonel ve daha yakışıklı oluyordu.
                Günlerden bir gün, evimde akşamdan kalma bir şekilde otururken, Elenadan bir mesaj aldım.
-Mınıski! İnanamayacaksın! Çeşmedeyim ve otelde kimle karşılaştım?
-Elena, inan hiç bir fikrim yok
- ZİYA
Kader sanki Elena'nın yüzüne gülüyor diye düşündüm. Bu kadar sene sonra karşısına çıkartıyordu onu. Hem de Elena bir boşluktayken. Bundan sonrasını Elena yaşadığı için, hikayenin bu kısmını onun ağzından anlatmam gerekecek, buyrunuz efendim;

"              Ziyayı gördüm ve gözlerime inanamadım! Okuldayken yakışıklıydı ama yıllar resmen adama yaramıştı bea! Üzerine dar bir tişört giymiş, kas kütlesini yüksek dozda arttırmıştı. Ne yapacağımı bilemedim ve Mınıskiye mesaj attım. Bana çarpışmamı ve sanki o anda tanıyarak "aaa ocam meraba" dememiş söylemişti. Ben ise diri vücudunu daha iyi görmek istediğimden buna bir bardak su ekledim.  Bardan aldığım bir bardak suyla telefonumla ilgilenir gibi üzerine yürüdüm, çarptım ve suyu üzerine döktüm. Tişörtü sırılsıklam olmuştu ve vücut atları son çizgisine kadar görünüyordu.
-AGHH FFFFF! Dikkat etsenize biraz canım!
-Aiiiiyyy çok pard...
-=?^+%(=(^+)(%
Söylenip gitti, tanımışım gibi yapamadım bile. Arkasından baka kaldım. Aklımdan "acaba birde arkadan mı çarpıp su döksem bea" diye geçirdim, çok sıkı bir kıçı vardı ve dokunmak için can atıyordum bea. Hem belki bu sefer tanımışım gibi yapma fırsatı bulurdum, ya da belki dayak yerdim. Evet evet, bu teelikeliydi ve bunu yapmamaya karar verip onu uzaktan izlemeye koyuldum.
Şişman, bastıbacak , fırça saçlı, er yeri koca koca benli, çingene gibi bir kadının yanına gitti. Bu karı ne bea diye düşünürken birden parmağındaki parlak nesneyi fark ettim. Aniden yaşadığım aydınlanma sonucu ağzımdan "yüzük o bea" kelimeleri döküldü. Yıkılmıştım. Kader yıllar sonra karışma platonik aşkımı çıkarıyor, ama evli çıkarıyordu bea. Kaderin kötü bir espri anlayışı vardı.
                Ertesi gün Ziyayı iç biyerciklerde bulamadım, üzgün üzgün Mınıskiye mesaj attım, gitti eralde diye. Fakat sonra otelde bir konferans olduğunu farkettim. Konferans salonu büyüktü ve kapı kapalıydı. Belliki bir konferans vardı, ve Ziya rasyonel bir akademisyen olduğu için, kesin bu toplantıda olmalıydı.
Resepsyona gittim, yoğun ısrarlar ve bir miktar başiş karşılığında Ziyanın kaldığı odayı buldum. Evet ala çek aut yapmamıştı ve konferansa gelmişti! Yarabbii çok zekiydim.
Tüm üniversite ayatım boyunca Ziyanın da bana platonik aşık olduğunu biliyordum ve öğrencisiyle ilişkiye girmeyecek kadar edepli olduğunu da biliyordum. Ama kader bizi tekrar bir araya getirmişti işte bea! Emencecik planımı yaptım. Sinsice odasına girmenin bir yolunu buldum, girip valizini topladım, kendi odama gidip kendi valizimi de topladım. Birlikte geldiğim arkadaşlardan birine "bir iyiliğe itiyacım var ama iç bişi sormayacaksın bea" dedim, kabul etti. Ona borçlanmıştım.
O dışarıda arabada motor çalışır, sevgilimle benim valizlerim arabada beklerkene, ben planın en önemli kısmına başladım; şişkoyu aradan çıkar bea.
En resmi kıyafetlerimi giymiştim ve büyük bir özgüvenle konferans salonuna girip "Şişman anıma telefon var bea" dedim, böylece onu oradan çıkartıp, bir odaya götürüp bağlayıp Ziyayla birlikte kaçabilecektim. Konferansın "Şişman karılar reabilitasyon ve destek" konferansı olduğunu nereden bileyim bea! Cancağızımı zor kurtarıp kendimi dışarıya attım, koşarak dışarıda beni bekleyen arabaya bindim ve "çabuk! ava alanına bea" dedim.
                Yarı yoldayken aklıma geldi. Ziya'nın valizi bendeydi bea! Üniversitede ala öğretim görevlisi olduğundan, websitesinde telefonunu bulabilmiştim. Bilinmeyen numara olarak aradım;
"Valizin elimizde, bir daha görmek istiyorsan, o buzağını otelde bırak, yalnız başına hava alanına gel, 1 saatin var bea" dedim kapadım.
1 saat sonra aradığımda ava alanına gelmişti. Sonunda sevgilimle kaçabilecektim. Ona erşeyi anlatacaktım, ve zaten o da severek benimle kacaçaktı bea.
Buluştuk. Bir boğa gibi bana doğru geliyordu. "Meraba Ziya, naber bea?" dedim. Beni görünce durakladı. Platonik aşkını yıllar sonra görünce şok olmuştu tabi. "Helena?" dedi "Evet ya Elena" dedim. Şaşırmıştı, "valizim niye sende?" dedi, "uçak biletlerimiz azır bea, bırak o buzağını, kaçalım gidelim buralardan" dedim, çok nettim, kendime güveniyordum, güvenmemem için iç bir sebep yoktu bea!
"O buzağı benim kardeşim Helena!" dedi.
"Hahahah. N.. N. Neeey?" dedim.
Çantasını ızlıca aldı elimden, kıpkırmızı olmuş suratındaki öfkesiyle ve tıpkı bir deniz gibi olan yeşil gözleriyle bana baktı. Bir an ayatım film şeridi oldu geçti gözcağılzarımın önünden. Sonra bir karartı.Bayılmışım bea!
Ziyam gitmiş, sonsuza kadar bir daa göremeyeceğim şekilde gitmiş, em görsem de benden nefret ediyor olarak gitmiş, ben ise yepiyeni bir dünyaya uyanmıştım. Pişman değildim ve en azından artık platonikliğimi de üzerimden atmış, raat raat yeni limanlara yelken açabilirdim bea!"

-Elena
-Efendim Mınıski?
-Bu bugüne kadar bana anlatılan en saçma hikayeydi

25 Mayıs 2014 Pazar

Bilge Kadın

                Çok yalnızdı. Etrafında bir sürü adam olmasına rağmen, yine de yalnızdı. Erkekler ilgisini çekmek için birbirleriyle yarışıyordu ve o bundan keyif alıyordu, fakat bu, yalnızlığını gidermiyordu.
Pek çok farklı insanla pek çok farklı mekanlara gidiyordu. Devamlı yeni insanlarla tanışıyor, eğleniyor, dans ediyor, şen kahkahalar atıyor, sakarlıklar yapıyor, daha da çok gülüyordu.
Diğer kadınlar onu her zaman kıskanırdı. Onu gören kadın resmen tıslar, tehdit algılar kötü bakışlar atar, sevgilisi varsa onu koruma altına alırdı. O onları umursamazdı. Yoklarmış gibi davranır, onları daha da çıldırtırdı. O kadınlar gibi kendisine güvensiz değildi. Doğal hali buydu ve erkekleri çeken de onun bu doğal haliydi.
Kadınlık iç güdüleri fazla yoğundu. Bakımlıydı, hem de çok bakımlıydı. Girdiği her ortamda mutlaka dönüp ona bakardınız. Bu onun uzmanlık alanıydı. Sizi isterse, alırdı.

                Onu uzun yıllar sonra tekrar gördüğümde, etkisine aynı şekilde kapılmıştım. Çok kadındı, hormonlarınızı hareketlendiriyordu. Ben beyefendi olma çabasıyla ona yaklaşırken, o hanımefendilikten uzak, gayet rahat, ama hala çok çekiciydi. Diğer erkekleri de çeken doğal halindeki rahatlığına bende kapılmıştım işte. Tüm erkekler aynı boktuk. Belirli bir formülümüz vardı, doğru uygulandığında aklımızı başımızdan alan. O bu formülü çok önceleri ezberlemişti.
Onu diğer kadınlardan farklı kılan özelliği, bana en çekici gelen yanı, sadece zekiliği değil, ki bazı durumlarda pek zeki olduğu söylenemezdi, bilgeliğiydi. Birbirimizin yanında çok rahattık. Aramızda reddedilmesi imkansız bir çekim vardı. Onu istiyordum, onun da beni istediğinden emindim, hala daha eminim, ama bu çekim rahat olmamızı engellemiyor, aksine rahat oldukça daha çok birbirimize çekiliyorduk.
Bir keresinde, ona "peki bana verir miydin?" dedim, pis konuşmayı seviyorduk, ahlaksızdık, ve birbirimizle iğrenç konuşuyorduk, ama bu bizi daha da komik yapıyordu. "O vermek değildir Mınıski, paylaşmaktır" dedi. Bu cümle, bu basit cümle, ilişkilere bakış açımı değiştirmişti. Etkilendim. Bu lafın üzerine her hangi bir şey söyleyemedim. Yavaş yavaş kafamı sağa sola sallayarak alkışlamaya başladım. Sonra ayağa kalktım ve daha hızlı şekilde alkışladım. Şaşkınlıkla beni izledi, sonra birbirimize bakıp kahkaha attık.
Bana göre romantik bir buluşmanın sonunda, donumuza kadar ıslandığımız bir yağmura yakalanıp İstiklal caddesinde kuytu bir köşeye sığındık. Sırılsıklamdık, birbirimizi istiyorduk, ve vücutlarımız birbirine değerken ağızlarımızın arasında çok kısa bir mesafe vardı. Çenesinden nazikçe yukarı kaldırdım ve dudaklarına uzandım. Hormonlarım alarm halindeydi. O sağanak yağmurda üzerime düşen damlalar sanki anında buharlaşıyordu.
Kafasını çevirdi
"Ama..." dedim "Ama neden?"
"Biz seninle arkadaşız Mınıski" dedi. Eminim bu hayatında en çok pişmanlık kurduğu cümleydi.
"Saçmalama" dedim, birden artık yağmur damlalarının buharlaşmadığını fark ettim, daha çok başımdan aşağıya dökülen soğuk bir duş gibiydiler.
"Seninleyken kendimi kadın gibi hissetmiyorum Mınıski" dedi, bu yüzden bu kadar rahat davranıp pis konuşuyordu.
Çok kızdım, benim için ağır bir hakaretti bu! Ben ona karşı hep bir beyefendi olmuştum, sinirime yenik düştüm;
"Sana hanımefendi gibi davranıldığında kendini kadın gibi hissedemiyor musun? Kadın gibi hissetmen için illaki sana kevaşeymişsin gibi mi davranmam lazım?" dedim. Bana göre benim bir kadına hayatımda söylediğim en sert cümleydi. Gelişine vurmuştum.
"Ben kevaşe olmayı seviyorum Mınıski" dedi. Benim yanımda o kadar rahattı ki...
Gülümsedik birbirimize, sonra ben bir kez daha onu öpmek istedim, suratıma geğirdi, tutamamıştı. İfadesiz suratlarla birbirimize baktık ve insanların dikkatini çekecek kadar yüksek sesle kahkaha attık. Uzun süre durmadı kahkahamız.
Harika bir kadındı. Hem bilge, hem de politikti, ona "peki bana verir miydin?" diye soruduğumda bana bir cevap vermediğini fark ettim. Beni istiyordu, ama arkadaş bölgesine almıştı. Bu normalde müsaade etmeyeceğim bir durumdu. Ama o bilgeydi.

Arkadaş olduğumuz süre içerisinde hayatından bir sürü adam geçti. Hepsini kıskandım, o da benim hayatımdaki kadınları kıskandı. Ama arkadaş olduğumuz süre içerisinde, o artık yalnız değildi ve ben Mınıski, ben de artık yalnız değildim...

28 Nisan 2014 Pazartesi

O

Çok yakın bir arkadaşım tanıştırmıştı bizi. Harika olacağımızı düşünmüştü. İlk tanıştığımız anı hiç unutmadım, sorguya çekilir gibiydim, hızlı hızlı sorular sormuştu bana. Çıktığımızda arkadaşıma “benden nefret etti” demiştim. Etmemişti, kısacık bir süre boyunca bana göre çok harika vakit geçirdik. Yumuşak huylu bir adamdım ben, çoğu zaman geçinmesi kolay. O ise... o kadar harikaydı ki, bir şekilde anlaşırdık biz bence...

Anlaşamadık

Hayatımdan çıktığında bana tek kalan aşırı yükseltilmiş standartlarım olmuştu. Deniyordum. Birilerini öyle isteyebilmek için uğraşıyordum, yeni yeni insanlarla tanışıp sayısız kadınla flört ediyordum. Kadınlar flört etmeyi severdi, bende iyi flört ederdim. Ama sonunda hiç birinde o standartları yakalayamaz, onlardan sıkılırdım.
Bu bir süre böyle devam etmişti ve öyle gereksiz insanlarla tanışmıştım ki bu sürede, standartlarım daha da yükselmişti. Kendimi pek çoğu için fazla iyi görmeye başlamıştım, o halde benimde daha yüksek beklentilerim olacaktı.
Evet bu Egoydu. Bunun farkındaydım, ama saf ego değildi, en azından haksız yere ego değildi. Karşılığını bulduğumda ise uçup gidecekti, emindim. Kesinlikle yanlış insanlarla tanışıyordum. Yüksek standartları olan bir insanın standartlarını düşürme çabasıydı belki de bu, ama her seferinde ters tepiyordu.
                Kalabalık bir şekilde oturuyorduk. İçeriye girdi. Çıkık ve yuvarlak poposunu ancak kapatan bir şortu, düzgün bacaklarını saran koyu renk bir naylon çorabı ve ayağında botları vardı. Seksiydi. Seksiydi ve badass bir görüntüsü vardı. "Oh la la pek leziz" diye geçirmiştim içimden. Onun pek bişi geçirdiği olmamıştı gördüğüm kadarıyla.
Sohbet etme fırsatım olmuştu. Pek badass değildi, ama bu ondan pek bişi götürmemişti. Onu ısırmak istiyordum, ısırmak ve vereceği tepkilere gülüp tekrar tekrar tekrar ısırmak!
Benden çok da farklı değildi aslında. Ben kadınların problem olduğunu düşünüyordum, o ise erkeklerin. Tıpkı benim gibi onunda hayatına girmiş çıkmış olanlar ona bu fikri vermişti. Benden farkı, ben her kadını tanıdıktan sonra “bu da aynı bokun laciverti” derdim, o en başından “hepiniz aynı boksunuz” derdi. Benim yöntemim biraz daha insaflıydı sanki. O benim gibi egolu değildi. O egonuzu küçük görüp minik ayaklarıyla üzerinden geçecek tarzda birisiydi. Ben egoluydum ve o ayaklarını benim egomun üzerindende eksik etmemişti.
Onu istemiştim. Nedenini bilmiyordum. Sebep poposumuydu? Bende yarattığı ısırma hissimiydi? Yoksa egomu çiğneyip geçmiş olmasımıydı? Belki de o gülümsediği zaman kuşların cıvıldamasıydı, emin olamazdım.


Hala daha emin değilim, ama şunu biliyorum, O’nun kadar harika değildi...

17 Nisan 2014 Perşembe

Banane?

                Bir keresinde, sadece çok meşhur ve benim zevklerime uygun olduğundan dolayı bir kitap okumuştum. Üçlemeydi. İlk kitabı eğlenceli, kafa dağıtmalık bulmuşken son kitaba geldiğimde atlaya atlaya okur olmuştum.
“Ah benim canım” , “ahhhh beniimmm” ,”ohh eveettt erkeğim”, “seni seviyorum”, “benimsin”, “seninim evet mmmhhh” zaten hayatları böyle olan bir çiftti, bir de üzerine evleniyorlar ve o yeni evlenmelerinin verdiği mucmucluk daha da yükseliyor ve çekilmez bir hal alıyordu. Kitap o kadar saçmaydı ki, bana ondört yaşında ve hayatında hiç sevişmemiş bir kız çocuğunun biraz karanlık ve erotik anlatımla süslenmiş fantazileri gibi gelmişti.
Hiç bir “gerçekten yaşayan kadın” ın bu kitaptaki gibi olmayacağını düşünüyordum. Bu kadar “aaah aman tanrım senin için ölüyorum bitiyorum aşığım” dan başka bişi söylemeyen bir kadın olamazdı, çok saçmaydı.

Hayatımda hiç bu kadar yanılmamıştım!

Bazen programlanmış bir android olduğunu düşünüyordum. Kafası sanırım biraz daha 1950’lerin Amerikalı kadını şeklinde çalışıyordu. Tek yaptığı evde erkeğini bekleyip, akşam o eve gelene kadar onu özlemek ve ona yemek yapmak olan bir kızdı. Akşam eve geldiğim zamanlar onu evde sırf benim için süslenmiş buluyordum. Eve girer girmez boynuma atlayıp beni ne kadar çok özlediğini söylüyor, beklenti içinde yüzüme bakıyordu. “Bende” diyordum, gülümsüyordu. Halbuki ondan o kadar sıkılmıştım ki eve gelmek günün en kötü bölümüydü benim için.
Sizi duyar gibiyim. “Öküz! Siz erkeklere de yaranamıyoruz!” evet, pek çok erkeğin alıp evlenip sonsuza kadar mutlu yaşayabileceği bir kızdı. Ben o pek çok erkekten biri değildim. Fena halde canım sıkılmaya başlamıştı. Yemek sırasında muhabbet ederken “bugün ne yaptın” diye sorduğumda hep aynı cevabı alıyordum; “seni özledim, evde oturup televizyona bakıp seni düşündüm tüm gün” Ah ne romantik... “Bana bütün gün boş boş oturmuşsun gibi geldi?” demek istedim, diyemedim, ağlamaya başladığı zaman ne dediğini anlamıyordum ve bana o kadar saçma sapan şeylerden bahsediyordu ki, ne dediğini anladığım zamanlarda da neden bunu dediğini anlayamıyordum.
                Benim için sıradan bir kızdı. Aslında hayatımda olmasını istemediğim biriydi. Bir şekilde girmişti ve benim ona bir süre katlanmam gerekmişti. Hayatıma girmiş diğer bütün kadınlar gibi nevi şahsına münhasır sorunları vardı. Hep olurdu, ve her ağladığında o sorunların hepsini o susana kadar dinlemek zorunda kalırdım. Bitirdiği zaman ise beklentiyle suratıma bakardı, bişi dememi beklerdi. Bişi demezdim, o da bozulurdu. Ağzımı açsam çıkacak kelime “eee, bana ne? Ne yapabilirim ki ben?” olacaktı, ve bunu söylememek için sessizliğimi koruyordum, evet bazen duygusuz olabilirdim, ama gerçekten anlattıklarına yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Tabii ki ben hiç bişi demediğim için yine öküz oldum ve onun tepkisi “tabi, hiç bir önemi yok benim söylediklerimin Mınıski, hıhı , hadi git yat uyu, uyumak istiyodun ya, hııı, git hadi” oldu. Orda dursam susup oturuyor, gidip yatsam en az bir saat kadar da yatakta konuşuyordu, tek verdiğim cevaplar “hıhı” ve “hadi uyuyalım artık bebeğim” olmasına rağmen. Ertesi gün işim vardı, bunu biliyordu, saat onbirde uykum geldi dememe rağmen saat bir buçuğa kadar beni tutup, bunun kısa bir süresinde sevişip, kalan zamanını canımı sıkarak ve hiç umrumda olmayan ve olsa bile hiç bir şey yapamayacağım problemlerini bana anlatarak, ve bunun yanında beni hiç inandıramadığın milyon tane seni seviyorum diyerek o kitaptaki sonsuz mucmucluk halini canlı canlı yaşatması onun umrunda bile değildi. Tıpkı onun problemlerinin benim umrumda olmadığı gibi.
Evimde yalnız kalmaya alışmıştım sanırım ve başkasının olması, evimin rahatlığını ve özgürlüğünü sınırladığı için beni geriyordu. Yalnızlık iyiydi, onun gibi bir kadınla olmaktan çok daha iyi...

15 Nisan 2014 Salı

Ucuz Kevaşe

“Aaaaiiyy selaaaam Monsieur Mınıski” dedi, kafamı kaldırdım, tanrım resmen yanıyordu. Sapsarı saçları açık, göğüslerini ve ince belini belli edecek bir gömlek, ve siyah ince naylon çoraplarla kaplanmış bacaklarını hiçte örtmeyen minik bir eteği, boyunu onüç ondört santimetre kadar uzatan rugan şaheserlerle tamalanıyordu. Heyecanlandım. En piç gülümsememi takınarak, “hoşgeldiniz mademoiselle, ne hoş süpriz” dedim.
Kıkırdayarak oturdu, bıcır bıcırdı. Daha önce de beni ofisimde ziyaret etmişti. Her hareketinden seks akıyordu. Kendi firmasıyla çalışmam için tatlı tatlı dil döküyordu. Benimse aklımdan yalnızca onu masaya yaslamak geçiyordu. Baştan çıkmıştım. Benden etkilenmesi için tüm kozlarımı kullanıyordum, atmadığım bakış, yapmadığım gülücük, kalmamıştı, onu tartıyordum, ona yazıyor ve ne olacağına bakıyordum, o ise her zamanki aptal sarışın kırkırdamasıyla karşılık veriyordu.
İyiydi, gerçekten bu sikik yere bu seksi halde gelme cesaretini göstermesi bile başlı başına bir şeydi. Ve o, benim bile nefesimi kesecek bu haliyle, cıvıldak şekilde kendi şirketini pazarlıyordu. Eminim tüm potansiyel müşterilere aynı şekilde davranıyordu ve eminim bu boktan yerdeki pek çok firmanın yetkilisi, onla çalıştığı anda sevişeceklermiş gibi onunla çalışmaya razı oluyordu, çünkü o bu havayı çok iyi veriyordu.
                “Bu sikik yerde” bir dükkanın önünden normal bir kız geçtiği zaman bile, dükkandan hanzonun teki çıkar, önce kıza öküz gibi bakar, kız geçtikten sonra elini sikine koyar ve bakmaya devam eder, kız gözden kaybolduğu zaman ise eli sikinde içeriye girip, kızı nerelerinden, nasıl, ne yapacağını anlatırdı.
Böyle bir yere tam olarak gönderilecek pazarlamacı buydu; Ve işte tam olarak bu yüzden, benimle asla çalışamayacaktı.
Evet fazlasıyla seksiydi, çok güzel bir kızdı ve kışkırtıcıydı. Aptal sarışın tavırlarıyla kıkırdamaya devam ediyordu. Ona birlikte çalışamayacağımızı söyledim. Şu anda çalıştığım firmadan çok memnundum. Üzülmüş surat ifadesi takındı, tanrım çok iyiydi, onu öyle gördüğünüz zaman, o bıcır bıcır aptal sarışın kahkahasını atmasını sağlamak için dünyayı ayaklarına sermek istiyordunuz.
Hayır! Yemedim. Tüm irade gücümü kullanıyordum. Kendimi bu iğrenç çevredeki öteki hanzolardan ayırmalıydım. Onlardan farklı olmalıydım. “Ama siz yine de uğrayın” dedim onla vakit geçirmek güzeldi. Sonra bana son ümidi olarak;
“Ama Monsieur Mınıski, hiç olmazsa üç sevkiyatın birini bana verin, ben üçün birini almaya da razıyım...”
İma çok açıktı, belki de bu kadar açık olmasından dolayı, onu küçümsedim, ona onu küçümseyen bir gülümsemeyle baktım. “Bu kadarı yeterli Mademoiselle, sizinle çalışmayacağız, lütfen artık gidin” dedim. O bıcırlığından eser kalmadı. Kalkıp giderken o aptal sarışın tavrından eser yoktu. Maskesini bir sonraki potansiyel müşterisine giderken yeniden takmak üzere çıkarmıştı.

O giderken arkasından kalçalarına ve şahane bacaklarına bakıp, “ucuz kevaşe” diye geçirdim aklımdan. Yine de evde kendimle vakit geçirirken zihnimde onu masaya yaslayacaktım...

11 Nisan 2014 Cuma

İki Tam

Bir ilişki istemiyordum. Bir ilişkiden ne isteyeceğimi bile bilmiyordum ki bir ilişki isteyeydim. Ben bir kızı beğenip ona yazmaktan hoşlanan bir adamdım, sonra başka bir kızı beğenip ona yazardım. İlişkiyle pek ilgilenmiyordum. “Benim öteki yarım” saçmalıkları bana genelde kendi kendine bir bok beceremeyen çaresiz insanların hayata tutunma çabası gibi gelirdi. Ben tek başıma gayet iyi idare ediyordum, benim öteki bir yarım yoktu, ben tamdım.Bana yapışıp hayat mücadelesi vermeye çalışacak  bir asalağa ihtiyacım yoktu hayatımda. Zaten bir tamın uğraşması gereken şeylerle uğraşıyordum, bir yarıma daha ihtiyacım yoktu.
Buna rağmen, son derece açık bir insan olmaya çalışıyordum. Yazdığım kızlara niyetimi açıkça belli ederdim, onlarda genelde fazla uzatmadan kaçarlardı zaten. Bazen anlamazlar, aramızda çok romantik şeyler olduğunu düşünür, kendi küçük pembe dünyalarında hayaller kurarlardı. İşte bu kızlar yere çok sert düşerlerdi. Ne yazık ki o küçük dünyalarından çıkartırdım onları. Canları yanardı ama benim yüzümden olmazdı bu, onlar anlamasa da bu hep onlar yüzündendi. Nasıl göremezlerdi ki?
Onlar düşünce bir süre kendimi kötü hissederdim, ama hemen sonra bana saldırmaya başlarlardı. İşte o zaman ne kadar salak olduklarını anlayıp tüm vicdani yükümlülüklerimden kurtulur, salaklıklarını yüzlerine vurmaya başlardım.
                Yalnızdık; hepimiz bütün bu kalabalığa, keşmekeşe rağmen yalnızdık. Hiç kimsenin anlamayacağı, ya da hiç kimseye anlatamayacağım yönlerim, düşüncelerim, zevklerim, görüşlerim vardı. Bunlarda yalnızdım, ve aslında herkes bunlarda yalnızdı. Sanırım kızların o bok attığım pembe dünyalarının farklı rengine sahiptim ve kimseyi o dünyada istemiyordum.
Yaptığım ve başkalarına boş gelen pek çok şey bana çok keyif verirken, başkalarının yaptığı pek çok şeyde asla eğlenemiyordum ve onlarda bana boş geliyordu. “Aman tanrım Mınıski! Bugün Cumartesi tanrı aşkına! Gerçekten hiçbir şey yapmayacak mısın?” “Oha Cuma akşamı evde mi oturulur?” “Hadi Mınıski, Pazar karga bokunu yemeden kahvaltısına ebesinin amına gidelim” evet çok eğlenceli gerçekten...
Yanımdakinin ne konuştuğunu duymak için eğilmem ve tüm dikkatimi toplamam gereken yerleri sevmiyordum. Dans etmeyi de sevmiyordum. Alkol iyiydi, ama alkol de muhabbetle iyiydi. Gece hayatı benim için yapmayı sevmediğim bir şeyin bana zorla yaptırıldığı, ve onlarca ter kokmuş, sarhoş insanın sevmediğim şeyi yapıp, sonra benim anlamadığım bir şekilde hiç konuşmadan yiyişmeye başlayıp, birinin evine gidip sevişmeye başladıkları bir şeydi.
Her gece çıkışımda pişman oluyordum, hep şimdi evde olsam şunu bunu yapardım diye düşünürdüm. Bir kere de gece kulübüne gidip de “aman tanrım bu gece çok eğlendim” dediğim olmadı. Evet öpüşmek güzel ve seks eğlenceliydi, ama bunları alkol üzerine yıkmak alçakçaydı.
Belki de ben sevmediğim için bok atıyordum, belki de ben yanlıştım ve aslında gece hayatı çok eğlenceliydi. 

Çaresiz yarım insanların gidip de başka yarımları denediği bir yer...

Ve ben bir buçuk olmak istemiyordum, ama belki iki tam olabilirdim... 

7 Nisan 2014 Pazartesi

Kendini Zehirleyen Aptal Adam

“Regl olmak üzereyim Mınıski” dedi, “o yüzden sana çok öfkeliyim, hiç bir sebebi yok, sadece kızgınım ve bunun için bu süre boyunca hayatını zehir edeceğim.” Etti de. Zaten hayatı zehir etmek için regl olmasına gerek yoktu. Hiç bitmeyen yoğun tatminsizliği ve her zaman bana bir hayal kırıklığıymışım gibi davranması yeteri kadar kötüydü, regl öncesi daha kötü bir şey olamazdı, yalnızca aynı şeye daha sık maruz kalırdım.
Sebepsiz yere çıkarılan kavgalar, başka bir şeye kızıp bütün gün bana bok gibi davranması gibi teknikleriyle hayatımı zehir etmekte başarılıydı. Ben aynısını ona yaptığım zaman, hemen ağlamaya başlıyor, ve yine hayatımı zehir ediyordu, her iki türlü de başaramıyordum.
“Bana niye böyle dedin Mınıski” , “Nereden çıktı şimdi bu Mınıski”, “Benimle hiç ilgilenmiyorsun Mınıski” , “O uğraşmak istediğin salakça şeyi bırak ve benim yapmanı istediğim şeyle uğraş Mınıski” gitmesini istiyordum ama gitmiyordu da. Madem bu kadar memnuniyetsizdi, niçin gitmiyordu?
Beni seviyormuş, ilişkimiz uğruna savaşmaya değermiş, ama ben hiç savaşmıyormuşum sonra ağlamlar sarılmalar, sıcaklık beklemeler, bulamadığı zamansa daha çok sinir nöbetleri ve hayatımı biraz daha zehir etmeler.
                Komik olan neydi biliyormusun? Hayatımı çekilmez hale getirmişti ve neden ona onun istediği gibi sevgi göstermediğimi anlayamıyordu. O kadar boğucuydu ki, onu sevmem için bana fırsat vermiyordu. Sonuç olarak onu hiç bir zaman onun istediği gibi sevemedim, çokta önemli değildi benim için.
Yani “beni çok sev, beni yeterince sevmiyorsun, ben seni daha fazla seviyorum, sen beni sevmiyorsun” baskısı çok gereksiz, salakça, şımarık ve yorucu bir baskıydı, devamlı şikayet halindeydi, neden ona olan sevgimle yetinmiyordu? Hata üzerine hata yapıyordu. Bana aşık olduğunu söylüyor, ben ona “bende sana aşığım” demediğim için sinir krizleri geçiriyor ayılıp bayılıyordu. Halbuki ben ona dürüst davranmıştım, ona göre ise orospu çocuğunun tekiydim.
Bana göre o da aşık değildi. Yalnızca bana “sana aşığım” dedirtmeye çalışıyordu, o söyledi diye bende söylemek zorundaymışım gibi ve geçirdiği sinir krizi de ona aşık olmamamdan dolayı değildi, asıl sebebi istediğini yaptıramamış olmasıydı.
Ben pek bilge bir erkek olmayarak – bilgeliği geride bırakmıştım, çünkü bu sinir bozucu hayat siken gerizekalı canıma tak etmişti – ona bu düşüncemi de söyledim;
“Sen bana aşık olduğunu söylüyorsun, çünkü aslında benim sana aşık olduğumu duymak istiyorsun, ve bana aşık olduğunu söylemende sadece bana bunu söyletmek içindi, şimdi duyamadın diye bu triplere giriyorsun” tahmin edebileceğiniz gibi karşımda bir anda bir canavara dönüştü. Bu sözcüklerle pandoranın kutusunu açmış gibiydim. Bana ne lanetler ediyordu. Nasıl bir adamdım ben, nasıl böyle iğrenç bir şey düşünürdüm, o çok saf, tertemiz, güzel duygul... SİKTİR GİT

Hem aptaldı, hemde beni aptal yerine koyamaya çalışıyordu. Sonunda hayatımdan bu zehri attığımda farkettim, bu zehri kendime ben enjekte etmiştim, çok aptaldım. Onu istiyormuydum? Hayır, onun peşinden gittim mi? Evet, gerçekten çok ama çok aptaldım...