28 Nisan 2017 Cuma

Bazen...

Bazen...

Bazen hiç kimseyi üzmemeye çalışır, ama herkesi üzersin...

O zaman...

O zaman üzmeyi asla istemediğin insanları üzdüğün için onları üzdüğünden fazla üzülürsün, ama bunu söylemeye hakkın olmaz.

Başarısızlık hissi. Hayatın boyunca bir şeyleri "başarıyor" olman sevilmen için ön şart olmuşken, üzmeyi istemediğin insanları üzünce yaşadığın başarısızlık hissi, gırtlağında bir düğümle otururken, bu sikik hissin verdiği yıkılmışlığı belki geçirir diye kendine attığın tokatları hissetmemek.

Bazen sıçtığın zamanlar olur.

Bazen, insanlar bir şeyler söylemeni bekler. Bazen insanların senden bir şeyler söylemeni beklemesi seni gerer, çünkü aslında söylemek istediğin şeyler kelime haznende yoktur ve var olan kelimeler söylemek istediklerini anlatmak için çok bayağı kalır...

Bazen hissettiklerin beyninden geçer, kalbinden değil.

Bazen insanları kırarsın.

Bazen insanlar için hayal kırıklığı olursun.

Onlar bilmezler ki, onları kırdığın, hayal kırıklığına uğrattığın ya da üzdüğün için kendini onların seni suçlayabileceğinden daha çok suçlarsın.

Bazen ağlarsın yalnız başına, onlar bilmeden. Bilseler belki... belki yalnız olmazsın ama...

Bazen ağlarken yalnız başına olman gerekir...

Monsieur Mınıski


29 Mart 2017 Çarşamba

Mutluluğu Başarmak

Toplumun kadına yüklediği rolü oynayan kadınlardı hepsi. Bizler de erkek rolündekilerdik. Kadın, evlenmeliydi. Evlenmek için erkeği "kandırmalıydı". Erkeği kandırarak evlendikten sonra kadın, iyi bir eş olabilmeliydi. İyi eş olması erkeğin memnuniyetine bağlıydı. Evlilikten sonraki hedef ise erkeği elde tutmaktı kadın için. Kocasını elinde tutmasını bilen kadın. Bu yüzden dara girdi mi evlilikleri, hemen patlatıverirdi çocuğu! Hangi mantıklı insan mutlu olmadığı bir insandan çocuk yapardı ki? Mantıksızdı kadın, topum ona böyle söylemişti. Duygusal olmalıydı. Hayatı boyunca yalnızca bir kişi ile birlikte olması onu değerli kılardı.

Halbuki erkek öyle miydi?

Delikanlı adamdı erkek. Gezmeli-tozmalı, çok canlar yakmalı. Çapkındı erkek, evlense bile durmazdı. Kadınlara reva görülen ahlaktan muaftı. Bir yerde de evlenmesini bilmeliydi erkek, aile kurmalı, soyunu devam ettirmeliydi. Yüzde elli DNA'sını verdiği halde devam eden erkeğin soyuydu, kadınların soyu olamazdı. Karısına devamlı ilgileneceği çocuğu verdikten sonra, evinin ihtiyaçlarını aksatmamak kaydı ile, çapkındı hovardaydı. Duygu hissetmezdi erkek, empati yapmazdı! Ağlar mıydı hiç erkek?

Sonra bir gün erkek, başka bir kadın tarafından kandırılır, çocuğunu ve karısını arkada bırakır giderse, hala başarılıydı... "Vay bee yepisyeni hayat kurdu"ydu. Ya kadın?

Kocasını elinde tutamayan kadın toplum tarafından üzüntüyle izlenirdi. Cık cık cık, yazıktı o kadına, "başaramamıştı" kocasını elinde tutmayı, ayıp sayılmasa da, beceriksizliğe delaletti. Çünkü bu tarz toplumlarda kadın için başarı limiti kocasını elinde tutmak, evi çekip çevirmek, güzel yemek yapıp, çocuğuna annelik yapmaktı.

"Ara ara üzülüyorum Mınıski" dedi bana. Üzülmesini sevmiyordum. Biliyorum, hayatımda tanıdığım en muhteşem kadınlardan biri olmasına rağmen, bu gerizekalıca toplum normlarında ve değerlerinde yetiştirilmişti. Alttan alta başarısızlık hissi onu kemiriyordu.

"Başarı nedir Eva biliyor musun?" dedim. "Başarı, mutlu olmaya çalışmaktır." Eğer bir insan, bir ilişki, bir evlilik, seni üzüyorsa bitirmen başarıdır. Başarı, sevdiğin ve seni mutlu eden şeyleri yapabilmektir. Sevmektir başarı, ve kayıtsız şartsız sevmektir. Ve sevilmektir başarı, kendin olduğun için sevilmek. Altında hiç bir sebep aramadan öylesine sevmek ve sevilmektir.

"Bunları anlayabiliyor mu insanlar Mınıski?" diye sordu.

Hayır Eva, anlamıyorlar. İnsanlar sadece toplumun onlara söylediği şekilde sevmeyi biliyorlar. Sevmenin onlar için tek metodu var; sahip olmak. En kısa yoldan, en hızlı şekilde sahiplenmek. Oysa en klişe örnekle bile, açan bir çiçeği sevebiliriz ama onu sahiplenmek isteyerek koparırsak solacaktır.

Hem, koparırsan o çiçeği, başka insanlar nasıl görür onun güzelliğini? Bencillik değil mi bu?

İnsanlar sevmeyi, gerçek anlamda sevmeyi bilmiyorlar Eva. Onlar yalnızca Sevgi kelimesine toplum tarafından yüklenen anlamı yaşamaya çalışmayı biliyorlar. Ve işte bu yüzden sevgili Eva, aslında sen, ben ve bir avuç insan dışında hiç kimse başarılı değil.

20 Eylül 2016 Salı

Üç Yüz Yıl

Yaşamak için üç yüz yıl. Geliştirilen hücre yenileme aşısı ile otuz yaşınızdaki fiziksel görünüm ve sağlığınız ile yaşayabileceğiniz tam üç yüz yıl… Bu üç yüzyıl da tıbbın daha da ilerleyip, bu teknolojiyi ileriye götüreceği hesabı… İnsanoğlu ölümsüzlüğe erişmek üzereydi.

Ömrüm boyunca pis beslenmiştim. İşin kötü yanı da, bu şekilde beslenmeyi seviyordum.
“Bu bokları yediğine inanamıyorum Mınıski” dedi, sigarasından bir nefes daha alarak.

 “Sağlığın için çok kötü bunlar, keşke hiç yemesen”

Ağzının kenarından dumanı verirken dizime yatırıp eski usul aklını başına getirme yöntemlerini uygulamak istedim. Yediklerime laf ederken kullandığı sigaranın yılda kaç insanın ölümüne sebep olduğunu biliyor muydu?

“En azından ben o elindeki pis şeyi içmiyorum” dedim, duraksadı. Bu sırada önümdeki pisliği bitirmiştim ve canım nargile istiyordu. Dışarı çıktık ve bana yemek sonrası o çok sevdiğim nargilemi içirdi. Dışarıdayken fazla konuşmuyorduk. Daha çok bir sabırsızlık oluyordu. Eve bir an önce gidip, henüz otoparktan asansöre yürürken sevişmeye başlamak için yanıp tutuşan bir sabırsızlık. Doymuyorduk birbirimize.

Her zaman benim iyiliğimi düşünüyordu, ben de onun iyiliğini düşünüyordum ve birbirimizin en iyi hallerinin ortaya çıkmasına sebep oluyorduk, ama ikimiz de pek zeki değildik. Ve bir gün o da gittikten sonra, kendime iyi bakmam için bir sebep bulamamıştım.

İşte şimdi yetmiş yaşındayken, her tarafımdan hortumlar girmiş bir şekilde, şu yanımdaki fırt fırt çalışan boktan şey olmadan nefes dahi alamazken;

“Pek zeki olmadığımızı şimdi daha iyi görüyorum” dedim

Elimdeki iğneye baktım. Üç yüz yıl daha… “Onun senin olmadığı kırk yıl yetmedi mi Mınıski?” diye sordu yirmi yıl önce aşırı dozdan çoktan ölmüş olan Carandes. Ölüydü, ama yine de mantıklı konuşuyordu. “Çok yalnızım burada ben, hadi gel artık seni bekliyorum” Çok parlaktı, çok çok parlak ve o da otuz yaşındaki halindeydi, o zamanki kadar güzel. Kafamı tavana kaldırıp Carandes’e baktım;

“Ben de burada çok yalnızım Carandes, kay acıcık yana, geliyorum”

Şırıngayı açıp yere dökerken kalbimin sıkışmasını hissettim. “Geliyorum Carandes” soluk almam güçleşiyordu, Cihazların ciyaklamaları arasında doktorların uğraşını hissederken bu siktiminin dünyasına veda ediyordum. Sevdiklerimin hiç benim olmadığı bu yerde fazla bile kalmıştım…

Otuz yaşındaydım, cam gibi kıpırtısız gölün kenarında, kocaman bir meşe ağacının altında, uzaktaki yemyeşil dağlara bakıyordum. Gri bir siluettim. Göğüs kafesimin tam orasında şeffaf bir küre, içi altın rengi enerji patlamasıyla doluydu. Hiçbir ses yoktu. Ve sonunda mutluydum…


O boktan dünyanızda üç yüz yılmış…

9 Eylül 2016 Cuma

Yaşamak Nedir?

Yaşamak nedir?

Yaşamın anlamını aramak, bugüne kadar hep yaptığımız, ve henüz hiç bir fikrimizin olmadığı bir durumdur. Yaşamak nedir sorusunun bilimsel karşılığı aslında basittir; temel yaşam fonksiyonlarını gerçekleştiriyorsanız yaşıyorsunuzdur. Makinalara bağlı 50 yıl yaşayıp hiç hareket etmezseniz de yaşıyor sayılıyorsunuz.

Bunu söylemek hiç karakterime uymuyordu ama bilim çok düzdü. Yaşamak bu şekilde tanımlanmamalıydı. Neydi yaşamak? Kendinizi en son ne zaman canlı hissettiniz? Ya da farklı türlü bir soru, en son ne zaman ölüyor olduğunuzu hissettiniz? İçinizden ölür gibi hissettiğiniz en mutsuz anlarınızda aslında yaşadığınızın farkına varırsınız. Yaşamak bir iç güdüdür, en güçlü sapiens iç güdüsüdür. O yüzdendir dibe vurduğunuz zamanki çıkışlarınız. O kadar zayıf ahmaklarsınız ki, bok çukurunun dibine ulaşmadan bok çukuru olduğunu anlayamıyorsunuz. 

Dibe batmadan çukurda bok olduğunu anlamıştım. Siz dibini ararken ben yukarıya çıkmaya çalışıyordum. Bazılarınız aşağıya inmeyi yukarı çıkmak zannediyordunuz. "Yaşım geldi" diye evlenenleriniz oldu, bu konuda görüşlerimi size ilettiğim zaman, toplumun size dayattığı düşünceden farklı olduğu için beni hovarda ve iflah olmaz gördünüz. Başkalarının kelimelere yüklediği anlamları yaşamaya çalışıyordunuz. Oysa yaptığınız evlilik sizi daha da derinlere sürükledi bok çukurunda. Evlilik hakkındaki fikirlerime hak verir oldunuz. 

Sonra Eva geldi. Ben bok çukurunda çıkma uğraşımda adımlarımı çok titiz atarken, bakış açımı temelinden oynattı ve farklı yollar görmeme neden oldu. Eva'nın sonsuz şefkati ve muhteşem sevgisiyle çukurdan temkinli, ama süratli şekilde yukarı tırmanmaya başladım. Bu tırmanışımın farklı etkileri oldu;

Mesela artık çok yüksekteydim ve ilk kez yüksekten korkmuyordum.

Asıl korktuğum yüksekten düşmek olmuştu. Eva'yı görüyorum, bir kedi zerafetiyle çukurun yukarısında duruyor. Hiç kimsenin idrak edemeyeceği bir kedi Eva. Tüm düşünceleri benimkiler ile o kadar uyumlu ki, bir an "kadınlar erkeklerden daha çabuk olgunlaşır" safsatasını düşünüyorum; Eva, benden dünya yaşı olarak büyük, fakat Eva bugüne kadar tanıştığım en muhteşem ve beni gerçekten anlayabilen tek kadın. Birlikte olduğum hiç bir kadının anlayamadığı şeyleri doğal karşılayabiliyor.
"Demekki" diyorum "söz konusu ilişki olduğu zaman erkekler kadınlardan önde" 

Tek istediğimiz huzur iken, bunu bize veremeyen kadınların peşinden koşuyoruz. Sadece yaşınız geliyor diye evlenen siz, evlendikten sonra evinizde huzur bulamamaya mahkumsunuz.
Eva geliyor aklıma, konuşurken kurduğu bir cümleyi not almamı fark etmeyen o kusursuz kadın "Düşünsene, sevdiğin bir şey var ve o sevdiğin şey evde hep seninle" diyor, bambaşka bir konudan bahsederken. Eva'ya bakıyorum, gülümsüyorum. Bahsettiği şeyi düşündüğümü sanıyor, bense onunla hep aynı evde olduğumu düşünüyorum.

Öyle bir seviyedeyiz ki, "Ya Mınıski, Eva'nın o adamla buluşmasına nasıl izin verdin" gibi durumlar ortaya çıkabiliyor. Küçümsüyorum sizi, evet biraz egolu bir şahsiyetim; Bir kadın gidecek ise zaten giderdi, sizden izin falan beklemezdi, bunu pek çok kötü tecrübe ile öğrenmiştim. Sizler ise ilkel canlılar olarak yaşamınızı sürdürmeye devam edecektiniz.

Bazı kadınlar vardır, standartlarınızı yükseltirler, ben bunu ikinci kez yaşıyordum. Ve bok çukurundan yukarıya hızlı tırmanışımı sürdürürken beklemediğim şekilde yukarıda oturan Eva, ince bilekli yumuşacık ayağını kafama koyup ilerleyişimi durdurmuştu. Yukarıya hızlı çıkışımda üzerimde bok mu kaldı acaba diye düşünürken, aslında Eva'nın kendi çukuruna doğru gittiğimi farketmiştim.

En az benim kadar boktan şeyler yaşamıştı Eva, ve patisiyle kafamı tutarken kafasından geçenler yine tamamen benim iyiliğimi düşünmesinden kaynaklanıyordu. Eva çukurundan benden önce çıkmış ya da çıkamasa da benden daha yukarı bir mevkiye gelmişti. Beni kendi gördükleriyle yönlendirmeye çalışıyordu ve bu beni ona daha da hayran bırakırken, aynı anda kalbime bir milyon iğne batırır gibi bir his yaratıyordu.

"Kötü ihtimallere göre hayatına yön vermeye çalışırken iyi ihtimallerin olma olasılığını sıfırlıyorsun!!" diye bağırdım.

Düşündü -diğer tanıştığım tüm kadınlardan farklı olarak- düşündü. Ayağının biraz gevşemesiyle daha da yukarıya tırmanabildim.

Eva gülümserken yaşadığımı hissediyor, Eva'nın üzülmesi bile değil, o muhteşem dudaklarının, yanağıyla birleştiği, ve her gördüğümde karnıma sertçe yumruk atan gülümseme çizgisi azaldığında ve arkasındaki bok çukuruna dönüp baktığında ölür gibi hissediyordum ve bu da yine bana yaşadığımı hatırlatıyordu. Ölür gibi hissettirdiği anlarda bile bile sırf bana yaşıyor olduğumu hatırlattığı için Eva'yı seviyordum.

Ben Mınıski, bu bok çukurundan çıkacaktım ve bunu yaparken, Eva'ya sarılacak, ve onu da kendi çukurunda kaldığı yerden çıkartacaktım, ya da bunu yaparken bir daha yukarıya çıkmamak üzere en dibi görecektim. Ama eğer çıkarsam, siz Platon'un mağara kinayesinde mağarada kalan zavallılar gibi, benim göreceğim güzelliği göremediğiniz için, kendi bok çukurlarınıza hayran şekilde yaşamaya devam edecektiniz.



                                                                                                           Monsieur Mınıski




24 Temmuz 2016 Pazar

Don't You Love Her Madly?

İlk kez aşık olduğum zamanı hatırlıyorum. Sonu benim için travmatik bitmişti. Hayatımda ilk kez her şeyimle sevmiş, bütün ilgimi alakamı zamanımı ona vermiş, bir dediğini iki etmemiştim. Beni aldattığında ve “evet yaptım ve pişman değilim” benzeri bir e-mail ile kendisini rahatlatmaya çalıştığında aldatılmanın etkisi sadece bu bencil fahişenin kendisini rahatlatması uğruna katlanmıştı. Beni azıcık düşünmemiş, benden daha iyisini bulduğunu düşündüğü zaman benden ayrılmadan bir ilişkiye başlamıştı. Bu yapılabilecek en alçakça şeylerden biriydi. Aylarca bunun ıstırabıyla yaşadım. Bir süre sonra bana döndüğünde onu kabul ettim, çünkü bende aşağılık bir adamdım. Onla bir araya gelmemi utancımdan insanlara söyleyemeyip bir yalanı yaşadım. Fakat şunu fark etmiştim; ona hiç değer vermiyordum. Beni bırakan yine kendisi oldu, ancak bu bırakmasında aldatma olmamıştı; konuşarak benden ayrıldığında resmen bayram etmiştim.
İlk aşık olduğum bu bencil fahişenin yapmış olduklarından ötürü, hayatımda bir daha kimseye güvenmemiştim. Aslında daha çok umursamamıştım. Kimseyi sahiplenmez, ilişkilerimde kadınların beklentisini karşılamaktan çok kendi beklentilerimin karşılanmasını beklerdim. Bu bencilceydi fakat varsın bencil olsundu. Bombok bir dünyada yaşıyorduk ve bu dünyada yaşayabilmek için biz de bombok bir hal alıyorduk.

               Arada bir aşkı hissederdim. Özgürlüğüne düşkün biri olmama rağmen hissederdim. Aşk kuşları gibi. Aşk kuşları asla uçmazlar. Aşk kuşları aşk yaşarlar, hiçbir zaman uçmanın verdiği özgürlük hissini tatmadan. Ben uçmanın özgürlüğünü çok iyi tatmıştım ve aşkın bunu elimden alacağından korkuyordum. Çoğu denememde de tam olarak böyle oldu.
Hepsi aynı bokun soyundandı. Bunu onlara söylediğim zaman da “Beni öteki kızlarla karşılaştıramazsın Mınıski! Ben öteki kızlar gibi değilim!” derlerdi. Öteki kızların yaptığı şeylerin birebir aynılarını yapıyor olmalarına rağmen, hatta “ben öteki kızlar gibi değilim” demeleri bile öteki kızların dediği bir şeydi.

Bu tip kadınlarla çok fazla zaman harcarken, gerçekten ilk seferine yaklaştığım aşk hislerinde vurdumduymaz olmuştum. Bir şeyi istiyorsam, gider alırdım. Cinsellikte de böyle olurdu, ama aşkta hiç böyle olmadı. Aşk söz konusu olduğunda, bir şeyi istiyorsam, onu alamıyordum. Aşk kuşu olma korkusu içime öyle bir işlemişti ki…

               Aşk söz konusu olduğunda, The doors şarkısı gibi oluyordum; O’na deli gibi aşık değil misin? O’na çok kötü ihtiyacın yok mu? Kapıdan çıkıp giderken O’na deli gibi aşık değil misin?

-Mınıski?

-Efendim Carandes?

-O’na deli gibi aşıksan niye kapıdan çıkıp gidiyor?

-Çünkü bunu bilmiyor

-Seni gerizekalı, niye bunu O’na söylemiyorsun?

-Çünkü henüz kendime bile söylemedim Carandes

-Yemin ediyorum gerizekalısın Mınıski! Bu kaçıncı!

Viskimden bir yudum alıp ağzımda gezdirdikten sonra yuttum. Islak puromdan bir nefes çektim; çok değil Carandes, emin ol çok değil.


25 Mayıs 2016 Çarşamba

Başlangıçlar

Tozlu daktilomu önüme koydum ve üfledim. Bir kaç hapşırma sonrasında her şey eskisi gibiydi. Parmaklarımı kırtlatarak başladım kalınan yerden;

“…Vedalaşmaya da gerek yoktu bu yüzden...

Ama vedalaşmıştık işte. 

Vedalaşmak. 

Dünyadaki en iğrenç şeydi bu. Vedalaşmak istediğiniz kişilerle vedalaşamaz, istemediğiniz kişilerle de vedalaşırdınız ve ikisi de sizi bok dolu bir çukurda hissettirirdi. Dostum Norman garip bir adamdı, ama bir keresinde çok hak verdiğim bir cümle kurmuştu. Hepimizin kendimize ait tuzaklarımız vardı. Hiç birimiz bu tuzaklardan kurtulamıyorduk. Tırmalayıp tepiniyorduk, ama yalnızca havayı ya da birbirimizi ve 1 santim bile yerimizden kıpırdayamıyorduk.”

Durdum, yazdığımı tekrar okudum. Hoşuma gitmişti, ama gerisini getiremiyordum. Eski dostum Do’Urden aklıma geldi. Farklı bir kâğıt koydum, tekrar başladım;

“Bazen hatırlamamız gerekir ki,bir gündoğumu sadece birkaç dakika sürer.Ama onun güzelliği sonsuza kadar kalbimizde parlayabilir” Demişti. “O gün doğumunun güzelliğini, bir daha kimsenin göremeyeceği kadar güzel görmüştüm. Ne yazık ki buna ben de dâhildim.” Dedim.

Kâğıdı çıkarttım. Bu bir yazı başlangıcı olamazdı, ancak sonu olurdu. Ama daha sonu gelmemişti.

“Her başlangıç, başka bir başlangıcın sonudur” şarkı sözünü hatırladım, gülümsedim. Hayatımı film yapsam müzikal olurdu bana göre. 

Biraz paslanmıştım, ama yazı yazmaya geri dönmüştüm…

Monsieur Mınıski

7 Aralık 2015 Pazartesi

Kafamdaki Sesler

Yaramaz bir zihne sahip olmak, sıradan, günlük konuşmaları bile sizin için eğlenceli bir hale getirecektir. Eğer karşınızdaki kişi de yaramaz bir zihne sahip ve karşı cins ise, o zaman sıradan bir sohbet bile bir anda yanıp tutuşan bir fanteziye dönüşebilecektir. Yaramaz zihin eğlencelidir, fakat ağızdan veya zihinden çıkan şeylerin hayata geçirilmesi göt ister. Eğer yaramaz bir zihin ve göte sahipseniz, sizin için yaramaz bir zihne sahip olmayan insan kadar, yaramaz zihinli götsüz insanlar da sıkıntıdır. Götsüz insan yüzünden baştan çıkar, ateşlenir, fakat sonunda hiç bir yere varamaz, yine yaramaz zihni olamayan insanlarla sıradan bir seks yaparak tatmin olmaya çalışırsınız.

Anlaşılması gereken doğru kavram, erotizmdir. Pek çok kadının romantizm olarak düşündüğü şey aslında erotizmdir. Mesela Paris erotik bir şehirdir. Paris’in her yanı aşk kokmaz, seks kokar; ama Paris aşk olmadığı gibi, porno da değildir. Paris seks şehridir, Paris birbirini baştan çıkartma, yaramazlık yapma şehridir. Erotizm, karşıdakini herhangi bir şekilde tahrik etmektir. Erotizm zihindedir, ve bir insanı en yüksek tatmine çıkartma olanağı zihnini tahrik ve tatmin ederek oluşur.

Yaramaz bir zihne sahip kişi için sıradan seks asla yüksek bir tatmin kaynağı olamaz. Sıradan seks fabrika çıkışı bir ayardır. Bu tıpkı bir dans kursuna gidip dans dersleri alıp, sonrasında herkesin hiç bir şey düşünmeden dans ettiği bir mekanda ezberlediğiniz figürlerle herkes eğlenirken kendinizi göstermeye çalışmak gibidir. İcra ettiğiniz sanat değildir. Nasıl fabrikadan çıkan heykeller sanat değil ise, bu dans ya da sıradan fabrika çıkışı ayarındaki seks de sanat değildir. Erotizm ise sanattır. 

Aşkın en üst noktası sekstir ve her seks, küçük bir parça aşktır. Fakat siz, o kadar yapaysınız ki, eğlenceleriniz bile ezberletilmiş şeyler...

Monsieur Mınıski


19 Aralık 2014 Cuma

Aydınlanma

Yazıyor...

-Hüsnü çok iyi biri Mınıski, inanamıyorum bu kadar iyi olmasına! Tüm gece benimle oturdu, sohbet etti. Her şeyimi anlattım ona her şeyimi! Beni saatlerce dinledi ve bana çok akıllıca tavsiyeler verdi!

Yazıyor...
-Evet Hüsnü iyi biridir baya, benim tanıd...

Yazıyor....
-Ya sevişsek mi?

Hüsnüyle alakalı iltifatımı gönderemedim bile. Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamıştım. Hüsnü tüm gece bu kızı dinlemiş, bu kızdan etkilenmiş, kendi tarzında, ona iyi davranarak etkilemeye çalışmıştı. Ben bu "tam bir porno yıldızı olan" kızla, Hüsnü'nün ilgisini gördükten sonra, ilgilenmemiştim bile. Bu teklifi yapması gereken kişi Hüsnüydü, ben değil!

Yazıyor...
-Evdeyim, beklerim

Hüsnü’nün kullandığı yöntem belli ki yanlış yöntemdi. Bir noktadan sonra hiç ilgi göstermediğim, iri dudaklı, diri yuvarlak göğüslü, ince belli, yuvarlak ve sert kalçalı, uzun ve şekilli bacaklı, ince ayak bilekli, sarışın ve yanıp tutuşmakta olan seks bombası, son hızla evime gelerek, kapıyı açtığım anda kalbimi durdurmuş, soluğumu kesmişti ve Hüsnü hala iyi bir insandı.

Saatlerce sevişmiştik. Kız resmen seks için yaratılmıştı ve iliğimi kurutana kadar sevişmişti benimle. İki kafamda da “Weeee are the champions my friends!” çalarken göğsümde bir ağırlık vardı. Evet kızın bazı parçaları üzerimde olabilirdi, fakat göğsümdeki ağırlık Hüsnü’nün uğradığı haksızlıkla alakalıydı. Kıza “hadi seni eve bırakayım” dedim. Bıraksam bütün bir ay boyunca benimle hiç durmadan sevişecek olan tanrıça suratıma gözlerini kısarak baktı ve;

-Gerek yok ben giderim

-Ok, cadde üzerinde taksi geçiyor

Bunu söyledikten sonra götümü döndüm ve uyuma pozisyonumu aldım. Kıyafetlerin sertçe toplanma sesini duyabiliyordum, sonra da sert bir kapı çarpma sesi duydum. Göğsüm de iki kafamın hafifliğine katıldı. İyi bir şey yaptığımı hissettim, bir çeşit sosyal sorumluluktu. “İyi erkeği seçmeliydin” subliminal mesajıydı bence bu. İyi adamların kötü adamlardan daha iyi mükafatlandırılmaları gerekirdi.

                Kız gittikten sonra her zamanki gibi bir viski doldurdum, ıslak puromu yaktım, seksten sonra bu ikisinden daha iyi bir şey olamazdı, ve kendi kendime yine derinlere daldım. Seks güzeldi, fazlasıyla güzeldi. Ama eksik bir şeyler kalıyordu bazen. Mesela, Mesela O...


Dibe vurmuş haldeydim. İlla “O” diye takıntılı bir hale bürünmüş, bir kaç sene süren sinsi bir depresyona girmiştim. Sinsiydi çünkü yalnızca bazı zamanlarda depreşiyordu ve bazen mutlu olsam da genel olarak melankolik oluyordum.

İhtiyacı olan tüm arkadaşlarıma harika ilişki tavsiyeleri verip, depresyonda olanları sarsar, gerekirse alkol komasına sokup ağlatır ama sonunda problemi çözerdim. Belki de bu yöntemleri çok iyi bildiğim için kimsenin tesellisi beni avutamazdı. Muhteşem bir... Muhteşem bir kaç seksin ardından işte yine elimde viskim ve purom, tek başıma donumla oturup tavana bakıyordum. Aklımda yine o vardı. Sonra karanlık geldi...

Dizlerim üzerindeydim, her yer de yalnızca karanlık vardı. Ağlıyordum, kendime sarılmış hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Geldim, yani, karşımdan gelen bendim. Ama ben burada kendime sarılmış ağlıyordum? Aptallaşmış şekilde kendime baktım. Dimdik duruyordum, kaşlarım çatıktı, çok kızgın duruyordum, gözlerim bembeyazdı ve ışıl ışıl parlıyordu.

-Sen yine şu cennetten kovulan mısın?

İnanılmaz bir kahkaha attım;

-Gerçekten salağım ben galiba
-Kimsin peki?
-Ben senin....
-Ne, içimde bastırdığım karanlığım mısın?
-fffff gerçekten gerizekalı bu çocuk, sağa sola bak, ben senin karanlığının içinde bastırdığın aydınlığım Mınıski
-ööööfffff harbi gerizekalıyım
-Gerçekten öyleyiz Mınıski. Ayağa kalkar mısın?
-olur

Ayağa kalktım. Bana sıkıca sarıldı. O sarıldıkça karanlık dağıldı, dağıldı, etraf aydınlanmaya başladı. Etraf aydınlanırken kolumda anlam veremediğim bir sıcaklık hissediyordum, bacağımda da bir ıslaklık. Sıcaklık arttı, arttı, aydınlanma devam etti. Yanmanın acısıyla yaşadığım aydınlanma hızlandı.
Her yer aydınlandığında kendimi salonun ortasında elimde boş bir viski bardağı ve koluma yapışmış ıslak puromla kendime sarılmış bir şekilde buldum. Bacağımdan viski kokusu geliyordu.
Koluma buz koyup, kendime bir viski daha koydum. Bu sefer keyif viskisi olacaktı. Bir an durdum.

Gerçekten gerizekalıydım. Ama O, artık başka bir hayatımın başka bir parçasıydı ve etraf, artık aydınlıktı...

16 Aralık 2014 Salı

Cheers Darlin!..

                Viskimden bir yudum daha alırken daktilomun başına geçiyorum. Antika bir adamım ve yazı yazarken gelen şakşakşak sesi bana ayrı bir tatmin veriyor. Çok iyi bir halt yediğimi düşünüyorum. Yazarken şahane olduğunu düşündüğüm şeyler, sabah okuduğumda laf kalabalığı oluşturan saçmalıklar dizisinden ibaret oluyor.

-Belki de o viskiyi artık bırakmalısın Mınıski?
-Kapa çeneni Carandes, sen burada bile değilsin
-Evet ama yine ben haklıyım Mınıski
Viski kadehimle konuşurken buluyorum kendimi. Sende gittin Carandes..
-Ben burdayım Mınıski saçmalama
-Hayır sen viski bardağısın, asıl sen saçmalama
-Galiba bu sefer sen haklısın Mınıski

Bir yudum daha alıyorum. Sevgili O, yine nereden geldin ki aklıma? Ağzımda tembelce gezdirdiğim yudumu yutuyorum. İyi hissettiriyor.

-Mınıski sen niye bu kadar viski içiyorsun ki?
-Çünkü Carandes, O gittiği zaman, dertlenip rakı içmezsin, rakı geçicidir. Viski ise, ömür boyu kullandığın bir ilaç gibidir Carandes, O gittiğinde ancak viski içersin, bir ömür boyunca viski içersin
-O niye gitti peki Mınıski?
-Benle alakası yokmuş, onla varmış, kötü zamanmış, biriyle olamazmış, psikolojisi yerinde değilmiş belkide...
-İşte şimdi saçmaladın Mınıski, tabii ki senle alakası var, sen hiç hayatının adamını bulmuş bir kızın "yalnız hiç hayatımın adamıyla uğraşacak psikolojide değilim" dediğini gördün mü Mınıski?

-Sikik bir viski bardağısın, ama hala benden bilgesin bardak. Yine de sen Carandes değilsin. 

Carandes de gitti be bardak...

13 Kasım 2014 Perşembe

Konstantinapolis: A Dame to Kill For

                Gerçekten harika bir kadındı. Tam bir tanrıça. Ona tapardınız. Bir erkek olarak ona tapmamanız mümkün olmazdı. Hayatına girecek erkekleri özenle seçerdi. İşine bir şekilde yarayacak olan erkekleri, tüm zayıflıklarını kolayca keşfedip onlara karşı kullanarak kölesi haline getirirdi.

Ve bende kurbanlarından biriydim.

                Onun nasıl bir kadın olduğunun farkındaydım, ama kölesi olsam bile, halimden memnundum. Adımı söylediğinde kuşlar cıvıldıyordu ve bu bile tek başına yeterliydi.

Her tarafım ağrıyarak uyandım. Öğlen olmuştu. Üzerimde hala pantolonum, ayakkabılarım falan vardı. Nasıl yatağa geldiğimi hatırlamıyordum. Felaket bir baş ağrısı...
Yatak leş gibi bir haldeydi, şaşırarak toz toprak ve kan olduğunu farkettim. Yatağın heryerinde kan vardı, ve yatağın karşısında duran aynayı görünce kanın bana ait olduğunu anladım. Yüzüm tanınmayacak haldeydi, pis kokuyordum, üzerimdekiler yırtık pırtıktı. Ne olduğunu hatırlamıyordum. Alkol probleminiz varsa, bir önceki geceyi hatırlamamak normal olabiliyordu bazen.

Baş ucumdaki kamerayı farkettim. Benim kameram yoktu. Dün gece ne olduğu hakkında bir ipucu olabilirdi. Peki o kamerayı oraya kim bırakmıştı? Şu anda önemli değildi. Belki de aradığım cevap kameradaki kayıtlardaydı. Kayıdı açtım. Açmaz olaydım. Kayıt tam olarak buydu.

Tanrıçamın aklımı başımdan alan afrodizyak etkisiyle nasıl insanlık dışı şeyler yapmıştım ben? Hepsini tek tek hatırladım. İzledikçe hatırladım. Hatırladıkça kahroldum. Olayın yaşandığı yere gittim. Herkesin parçalanmış cesetleri yerde yatıyordu. Birazcık olsun rahatladım. Bu iğrenç şeyleri bana yaptıranlardan kurtulmuştum en azından. Fakat kamerayı yanıma kim bırakmıştı? Bunu asla öğrenemeyecektim.
Evime gittim, yatağıma sakince uzandım. Sağ elimi sol elimle tutup kendime gülümsedim. Kendime sarıldım ve sırtımdaki soğuk demiri hissettim. Tereddüt etmeden tetiği çektim.

Hassiktir, Kamerayı yanımda bırakarak ölmüştüm! Kameradaki görüntüleri İntihar mektubum olarak düşünmüşlerdi ve Facebooktan aynı gün içinde milyonlara ulaşmıştı. İnsanların konuşmalarını duyabiliyordum; “Bu hayatımda izlediğim en rahatsız edici video” “ah yazık kim bilir neler çekti” “o intihar ederken ben oralardan geçiyordum, simit alıyordum ordan” pek anlamamışlardı, ama en azından intihar mektubum olduğunu düşündüklerinden, fazla gülemediler.

Öteki tarafta hayatımı dev erkan tvde izlerken gördüm, aslında hepsini tanrıçam planlamış, kullandığı ve işinin bittiği adamları ortadan kaldırmak için beni kullanmıştı. Ben dans ettikçe “evet erkeğim evet! Tam bir erkeksin! İşte böyle dans et!” diye bağırıyordu. Olaylar olurken uzaktan izlemiş, beni eve bıraktıktan sonra kamerayı da baş ucumda bırakıp gitmişti.


Kadınlar...

24 Ekim 2014 Cuma

O' gün

                21 Aralık 2012... Pek çokları için “acaba” lar ile dolu olan bir gündü. Acaba ölecek miydik? Dünya gerçekten sona mı erecekti? Yoksa farklı bir evreye mi girecektik? Mayaların takviminin bu dönemde bitiyor olmasını çoğunluk “Dünya’nın sonu” olarak görmüştü. Yok olacaktık.
Dünya sona ererken insan ne yapardı? O gün her şeyin biteceğini bildiğinizde ya da en azından bir acaba? dediğinizde, ne yapmak isterdiniz? Ben O ile sıcak şarap yapmaya karar vermiştim. O da sıcak şarap yapma teklifine hayır diyememişti. Birlikte sıcak şarap yapmak hayatımdaki en romantik anlardan birisiydi sanırım.
Dünyanın sonunu o’nla geçirmekten daha mantıklı bir şey olamazdı. Sıcak şarap yudumlayıp ona bakıp onu dinlerken dünyanın sona ermesini beklemek...
Ve tabii ki dünya sona ermedi ve hayatımıza devam ettik.

                22 Aralık 2012; O, evinde ben ve 3 arkadaşımızı daha rakı sofrasına davet etti. Beni kapıda bütün harikalığıyla karşıladı. Rakımızı içtik. İlk kez öpüştük. Hiç romantik değildi, yine de hiçbir öpüşmemde böyle hissetmemiştim. O akşam birlikte uyuduk, yalnızca uyuduk. Dokunmayı göze alamadım.
                24 Aralık 2012;
-Mınıski, yaşadığımız bir hataydı.
-Anlamıyorum...
-Elveda Mınıski

Ve böylece gitmişti. Ne yapacağımı bilemedim. Sahile çıktım. Hava fırtınalıydı. Her yer uçuşuyordu ama benim üzerimde sadece pijamalarım vardı. Hava beni etkilemiyordu. İçten içe yanıyordum, muhtemelen fırtına beni ancak dengeliyordu. Hava karanlıktı ve denizin yüksek dalga seslerinden başka bir ses duymuyordum. Birde O’nun sesi “Elveda Mınıski”
Birden soğuğu hissettim, sesler azaldı, ciğerlerime dolan kirli deniz suyunun tuzlu tadı. Yakıyordu gerçekten, sonra kendimi karanlığa teslim ettim ve huzur...

Uyandım;
Terk edilmenin acısıyla muhtemelen rakıyı fazla kaçırmıştım, başımda bir ağrı, ağzımda pis bir tat. Her yerim tutulmuş, el yordamıyla telefonuma uzandım saate bakmak için.  03:03, daha uyuyabileceğim için sevindim. Bu halde işe falan gidemezdim. Bir an gözüm takıldı, telefonumun tarihinin 21 Aralık 2012 de olduğunu gördüm. Önemsemedim ve uyudum.
Sabah televizyona baktığımda dünyanın sonundan bahsediyorlardı. Arkadaşım Kelebeği aradım.
-holaaa
- Yavrum sana garip bişi sorucam
-sor yavrum
-Ben galiba dün rakıyı fazla kaçırdım O beni terk edince,..
-Ne!? O seni terk mi etti? Ben bugün sana sıcak şarap yapmaya gelecek zannediyorum?
-Kelebek bugün ayın kaçı?
- 21’i bugün bebeğim sen çok içmişin cidden.

24 Aralık 2012;
-Mınıski, yaşadığımız bir hataydı.
-Anlamıyorum...
-Elveda Mınıski

Tren yolunda hafif bir gezintiye çıktım. Çok karanlıktı. İlerden gelen ışığı görebiliyordum. Sanki beni çağırıyordu. Uykum geldi. Raylar rahatsız gözüküyordu, ama amaca uygundu. Uzandım. Trenin beni görme şansı yoktu.

21 Aralık 2012;
İnanılmaz bir karın ağrısıyla uyandım. Tuvalete koştum. Terk edilmiştim, onun üzüntüsü bağırsaklarıma vurdu diye düşündüm. Saate baktım, 03.03, 21 Aralık!

24 Aralık 2012;
Kalbimin ağrısını viski ya da ağrı kesici giderebilir, ikisini aynı anda yeteri kadar içersem, hiçbir ağrım kalmaz.

24 Aralık 2012;
Aynaya baktım;
-Mınıski?
-Ne var?
- Yakışıklısın Mınıski, ama ne sikine yaradı? O senle oldu mu?
-Hayır
-Daya iyi olmalıydın Mınıski, daha iyi

Ona bir yumruk attım, parçalara ayrıldı, büyük bir parçasını bıçak gibi kullanarak bileklerimi kesip sonra tutabildiğim kadarıyla gırtlağıma sapladım, yavaş yavaş, gırtlağıma ayna bata bata kan kaybederek ölmüştüm.

Pek çok farklı şekilde intihar ettim. Her seferinde hayatımın en harika dönemini yaşadığımı düşünürken O beni tekrar tekrar tekrar tekrar terketti. Hiç bir şekilde değiştiremedim. Ölmüş müydüm? Bilmiyordum. Ancak öleceğimi zannedecek kadar büyük acılar çektiğimin hemen arkasında gerçekten yaşadığımı hissediyordum. O yüzden her denememde acılı bir yöntem deniyordum. Ne yaparsam yapayım 24 Aralıkta intihar ediyordum ve 21 Aralıkta uyanıyordum.
Bunu farkettiğim ilk 21 Aralıktan beri şehir, karanlıktı ve ben aydınlığını en son ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum. Havası insanı boğuyor, kasveti nefes aldırmıyordu. Şehir o hep gitmeye bağladığından beri karanlıktı ve ben, aydınlığı bir daha görür müydüm bilmiyordum.
Dünyanın sonunu birlikte geçirmiştik ve belki de dünya gerçekten sona ermişti.

Uyandım

Sadece karanlık vardı. Karşımda bir adam. Adamın teni simsiyah, suratı yok, üzerinde çizgili bir takım elbise var, 20lerden kalma, kıravatı yok, yakası Amerikalı pezevenkler gibi, kafasında bir fötr şapka, elinde baston. Bembeyaz bir aurası var, ama kendisi karanlık.
-Kim olduğumu biliyorsun Mınıski
Bana bakıyordu, ama suratı veya gözleri yoktu, benimle konuşuyordu, ama sesi yoktu, yalnızca kafamın içinde duyuyordum.
-Sen benim içimde bastırdığım karanlığım mısın?
Tam bir kötü adam kahkahası attı.
-Hayır Mınıski, ben bildiğin cennetten kovulanım, ben ateşten yaratılanım ben Mınıski, siz insanları yoldan çıkartanım, Acılarına son vermeye geldim Mınıski.
-Acı mı? Acı gelsin! Acıyı hissediyorsam yaşıyorum demektir!
Suratı yoktu, ama alaycı gülümsemesini hissettim;
-Acı zihnin bir halidir Mınıski, seni sen yapan da zihnindir. Bu yüzden öldüğün zaman acının geçip geçmeyeceğini bilemezsin.

Kötü adam kahkahasını attı ve yok oldu. Telefonuma uzandım. 21 Aralık 2012, 03:03.

Ölmüş müydüm? Hayatta mıydım? Bu hiç bitmeyen üç gün cehennem miydi? Galiba 21 Aralık için Mayalar Haklı çıkmıştı...

15 Eylül 2014 Pazartesi

O'nlar ve Biz Kaybedenler

Efkarlıydık. Üçümüz bir araya geldiğimizde mutlaka efkarlanırdık. Sanırım sebebi birbirimizi çok iyi anlamamızdı. Kimseye anlatamadığım şeyleri onlara da anlatamazdım, ama onlar yine de anlardı, bende onları anlardım;

"Sahilde kafa kafaya verip yatarsın, senfoni orkestrası konser verir, çim kokusu, O'nun kokusu, aşkın kokusu içine dolar... Mutlusundur, hiç gitmek istemezsin, hiç gitmemesini istersin, ama sonunda gider..."

Bana baktı ve;

"Yıllar sonra ilk kez gitme demek istersin birine.. "O" anlar seni, gitmez, ama kalmaz da..."

Sonra ötekinden gelir;

"İşte "O" dersin sen, ama sen O'nun için "O" olamamışsındır, bitersin"

Sigara içmiyordum. Sigaradan nefret ederdim ama yine de bir sigara yaktım. Hayat çok acımasızdı. Orospu çocuğu hayat...

3 Eylül 2014 Çarşamba

Devrim Balosu

                Balo salonu her zamanki gibi mutlu mesut şekilde dans eden iyi ailelerin bireyleri ile doluydu. Sosyeteye yeni giriş yapan ve ilk danslarını yapacak olan küçük hanımlar ve delikanlıların gözleri parlıyor yanakları kızarıyordu. Ben ilk dansımı edeli on dört sene olmuştu ve artık neredeyse otuzdum. Bu iyi ailelerin ne kadar iyi olduklarını  “neredeyse otuz” yaşında olup da bekar olduğunuz zaman daha iyi görüyordunuz. Sonsuz bir dedikodular çemberiydi. Kim, kiminle, nerede, ne zaman, ne yapmış? Aaaah? Kim görmüş? Resmen canlı bir oyundu bu onlar için.
            Tabii ki neredeyse otuz yaşında olup bekar, “iyi bir aileden” gelmenin ve ailesinin durumu yerinde olmanın bazı avantajları da oluyordu. Hedef noktasında oluyordunuz. Ne kadar çapkın olduğunuz, daha önce kimle görüldüğünüzün, kimle ne yaptığınızın pek de önemi kalmıyordu. Genç kızların aklında efsanevi Mınıski’yi ehlileştirmiş olan kadın olma hayalleri, biraz daha tecrübelilerininse kocaman elmas hayalleri beni bir mıknatısa çeviriyordu.
Ne yazık ki hayalleri hep bu tarz boş şeylerdi. Ben de bazen bu boş hayallerden faydanalacak kadar alçak bir adamdım. Fakat elmaslar ihtimali yüzünden alçak birisi olduğumu tüm sosyete bildiği halde yüzüme karşı yalnızca en kibar gülümsemeleri geliyordu.
            Kendime yeni bir kurban arama hevesiyle pek çok hanımefendi ile dansettim. Genç olanlar daha hevesli oluyordu. Tecrübesizlerdi ve bu benim gibi ince bir beyefendinin faydalanabileceği bir şeydi.
Tüm balo boyunca vals çalıyordu ve ben ondört yaşından beri her baloya katıldığımdan çok iyi vals yapıyordum. Genelde genç kızlar kendilerini çok kasıyor olurlardı, fakat kulaklarına fısıldayarak rahatlamalarını sağlar ve ayaklarını yerden keserdim. Kadınlar ayaklarının yerden kesilmesini severdi. Ben de kadınlara bunu hissettirmeyi severdim.
Benim ne olduğum belliydi, ne olduğumu herkes bilirdi, fakat genç kadınlar yinede sanki “bana küçük tatlı yalanlar söyle” diye yalvarırdı bana. Duymak istedikleri şeyleri ikimizde yalan olduğunu bildiğimiz halde söylerdim onlara. Yalan olduklarını bildikleri halde hoşlarına giderdi.
            Kaçıncı küçük hanımefendiyle dansediyor olduğumu veya kaçıncı şampanyamı yudumladığımı hatırlamıyordum. Kapıda ufak bir hareketlenme gözüme çarptı. O gelmişti. Yanında asker üniformasının içinde pekte yapılı olmayan saçları ağarmış kocasıyla birlikte kapıda benim hiçbir kadına sunamayacağım güzellikteki bir elmas gibi parlıyordu. Gülümsemiyordu. Hiçbir zaman gülümsemezdi. Kocası saygı gören bir generaldi ve izine gelmişti. Savaş çokta iyi  gitmiyordu ama yine de bölgesini kısa süreliğine terkedip karısını görmek istemişti. Nazik bir adamdı, ama sertti de. Kadınları mutlu edebilecek kişi bendim, Monsieur Chaykoyski değil. O, mutlu olmayı sevmezdi. O yüzden birlikte olduğumuz zaman kısacıktı. Yine de bir ömre bedeldi.
Vals hala devam ediyordu ve ben kollarım arasındaki küçük hanımla vals ettiğim sürece O’na baktım. Kısa bir süre göz göze geldik. Kimse gülümsemedi. Zaman yavaşladı, hüzün, havada asılı kaldı. Hayal kırıklığı. Olabilecekler, yaşanabilecekler, hepsi başka bir evrende yaşanmıştı muhtemelen. Burası O’nla bir araya gelemediğim tek evrendi. Bahtsız olduğum tek evren.
Müzik susmuştu, ben hala O’na bakıyordum ama O artık başkalarıyla nazikçe selamlaşıyordu. Dışarıda Kar vardı. Kasım ayı olmasına rağmen hava çok soğuktu. Sokakların boş olması gerekirdi, fakat dışarıda çok kalabalık bir ses vardı. Balo salonunda bir huzursuzluk olmaya başladı. Kapılar ani bir şekilde açılıp bir çığlık yükseldi;

“DEVRİM!”

Balo salonunda bir panik havası ve kargaşa olmaya başladı. Sabit durdum, işte zaman bir kez daha yavaşlamıştı. Bildiğimiz, bugüne kadar öğrendiğimiz hayatımızın sonu. Bolşevikler güçleniyordu fakat kibirli malikanelerimizde ve büyük balo salonlarımızda hiçbirimiz bugünü beklememiştik.
Devrimciler kapıdan içeriye akmaya başlamışlardı. Herkes geriye doğru panik halinde kaçarken, bu öncü fırsatçı çapulcu tayfası kadınların üzerine çullanıp mücevherlerini yağmalıyor, ellerindeki silahlar yüzünden kimse de fazla direnmiyordu. Gözlerim O’nu aradı. Korku. Dehşet. Terör. Hepsi havadaydı, ama korku kendim için değildi. Yaşadığım dehşet O’nu göremememden kaynaklıydı.
Gördüm. Monsieur Chaykoyski’den ayrı düşmüş, elinde tüfeği olan pis bir adam tarafından tartaklanıyordu. Düşünmedim. Cebimden revolverımı çıkardım. Ateşledim. Iskalamadım. Çığlıklar yükseldi. Silahımın altı mermisi vardı ve hepsini kullandım. Dört kişiyi vurabilmiştim ve ikisi ufak sıyrıklardı, ama O’na saldıran adamı ıskalamamıştım. Silah sesleri devam etti. Hala ağır çekimdeyim. Sesler gidiyor, gözlerim bulanık, göğsüm yanıyor, yere düşüyorum, sıkıntı yok.

Kafamı yere vurmayı bekliyorum, sert zemin yerine O’nun narin dizlerinde buluyorum kafamı. Beyaz gömleğim bordoya dönüşmüş, sorun yok. Zaten hayatımızın bittiği yerdi. O’nun dizlerindeyim, son kez ve O, üzerime eğilmiş, uğultu olarak duyduğum halde adımı haykırıyor. Yüzüne bakıyorum, koca gözleri şişmiş, başımda ağlıyor ve ben gülümsüyorum.

O, mutlu olmayı sevmez.

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir Bok

                En nefret ettiğim şeydi ev ödevi. Bütün günümü okulda ders dinleyerek geçiriyordum zaten, o iğrenç yerden kurtulduğuma sevinirken, bir de kendi evime, güvende olduğum tek yere gidip okulda gördüklerimi tekrarlamamı istiyorlardı.
Daha o zamanlar bile, bir şey bana dikte edildiğinde yapmıyordum. Ev ödevlerimi de yapmıyordum. Evde olduğum vakitlerde oyuncaklarımla oynayabiliyor olmam gerekirdi, ödevlerime boğulmuş olmam değil.
Baskı sadece okuldan değil, annem ve babamdan da “ödevlerini yapmadan oyun oynayamazsın” şeklinde geliyordu. Sadece ödevlerimi yapmamak için, kitap ve defterin başında boş boş bir saat iki saat oturur, sonra da ödevlerimi yaptım diye yalan söyleyerek oyun oynardım.
Ödevlerimi yapmamamın cezası olurdu tabii ki. Kendi şahsi problemleri olan, dominant karakterli ve pek çokları gibi parayı çok seven öğretmenim, o günkü keyfine göre, kulağımı çeker, tokatlar, sopayla elime vurur ama illaki yapacak bir şeyler bulurdu. Tabi öğretmenler günü hediyesi olarak kendisine altın bilezikler tarzı şeyler gönderen çocuklar bunlardan muaf olurdu her zaman.
                İlk okul tecrübem beş sene boyunca bu şekilde olunca, okul hakkında hiç bir zaman iyi bir şey düşünemedim tabiiki. Daha orta okula giderken, bir filmde “home-school” olayını görmüş ve gelecekte ülkemde böyle bir sistem olursa çocuklarımı evde kendim eğiteceğimi düşünmüştüm. Hem okulda öğretilenlerden çok daha dolu olurdu, hemde kendisi sorunlu olup ta öğrencilere bunu yansıtabilecek, yüksek egolu saçma sapan insanlardan uzak olurdu.
Ailem okuldan nefret etmemin sebebinin her zaman tembelliğim olduğunu düşündü. Pek çoğumuzun duyduğu “zeki ama çalışmıyor, tembel” lafı vardır ya, çocukluğum bunu duyarak geçti. Tembel değildim, sadece okulun bana verdiği aptalca şeylerle neden uğraşmam gerektiğini anlamıyordum, anlamadığım için de yapmıyordum. Ne kadar cezalandırdıkları çok önemli değildi, beni her cezalandırdıklarında, okuldan o kadar soğuyordum.
                Bu, bütün eğitim hayatım boyunca devam etmişti. Orta okulda da “tembel” dedikleri öğrenci tipiydim, anadolu liseleri sınavına hiç hazırlanmamıştım, derslerim de kötüydü. Sınavdan bana “çalışkan” diye örnek gösterdikleri arkadaşımla aynı puanı almıştım, o dandik bir anadolu lisesine girerken ben Türkiye’nin en iyi teknik lisesine girmiştim, tabi insanların gözünde “meslek lisesi, tornacı amele” den öteye gitmiyordu, ama bence başarıydı. Babam okumayacağımı, o yüzden meslek lisesine gittiğimde hiç olmazsa bir meslek öğrenmiş olacağımı düşünmüştü.
Üniversite sınavına da “neredeyse” hazırlanmamıştım. Arkadaşlarım dershaneye yazıldığı için Aralık ayında onlarla dershaneye yazılmıştım. Benim için önemli değildi üniversite sınavı, çünkü aileme ABD’de okumak istediğimi söylemiştim, ve onlar da onay vermişlerdi. Aralık ayında ise göndermeyeceklerini, çünkü çok özleyeceklerini söylemişlerdi. Bende Aralıkta arkadaşlarımın girdiği iddiasız dershaneye yazılmıştım. Bana en büyük katkısı masa tenisini öğrenmem olan bir dershaneydi.
Teknik lise çıkışından dolayı sayısal sayılmama rağmen, sayısalı neredeyse boş bırakarak, Koç üniversitesi uluslararası ilişkiler bölümüne girecek puanı almıştım ve sayısalı neredeyse boş bırakmama rağmen babam uluslararası finans okumama karar vermişti.
                Ucu ucuna finans bölümünden mezun olana kadar okuyacağıma inanmamıştı babam. Mezuniyet törenimde “okudu lan” demişti. O an aslında onun için çok ta önemli olmadığını fark ettim. Tek yapmak istediği eve gidip bir an önce donuyla oturup televizyon karşısına kurulmaktı. O kadar ki, ailemle bir mezuniyet fotoğrafım olmamıştı.
Muhtemelen benimle en çok gurur duyduğu an askerliğimin bitiminde komutanlarımın beni övmesi olmuştu. Ona göre bir boka yaramayan, hiç bir şeyi beceremeyecek, kendisi olmazsa hayatta bile kalamayacak olan Mınıski, askerliğini sıkıntısız yapıp bir de övgüler almıştı. Enteresan?!
                Düşünme şeklimiz çok farklıydı. Ben onun ne şekilde düşündüğünü anlayabiliyordum, ama o benimkini anlayamıyordu, anlamaya çalışmıyordu bile çünkü umrunda bile değildi. Bunu fark ettiğim zaman bende aynı şekilde karşılık verdim, ne düşündüğünü umursamayarak.
Bir erkek çocuk olarak, hayatımın büyük bölümünde babamın takdirini kazanmaya çalışmıştım. Sonunda bunun bir yolu olmadığını fark ettiğimde, vazgeçip hayatımı daha keyifli yaşamaya başlamıştım. Bunu fark ettiğim an ise babama “benim hayatımı etkileyecek bu kararda benimde fikrimi sorman gerekmiyor mu?” soruma verdiği “senin fikrini sikeyim Mınıski” cevabı olmuştu. O an bu adamı herhangi bir şekilde memnun etmeme gerek olmadığını anlamıştım.
Bu hale gelince söylediği şeyler moralinizi bozmuyor, çünkü umursamıyorsunuz. Kızması, hakaret etmesi, aşağılaması, öylece üzerinizden akıp gidiyor, en başta sinirlenseniz de, sonrasında “amaaaaan” çekerek silkelenebiliyordunuz.

Durum ironikti, kızların baba problemlerinden bahsederken, aslında kendi babamla alakalı problemlerim vardı. Tam olarak kızların baba problemleri değildi, ama problemdi. Beni kendi halime bıraksaydı belki yazar olurdum, belki de arkeolog, bambaşka bir hayatım...

-MINISKİ!
-Efendim baba?
-Senden bir bok olmaz...


15 Temmuz 2014 Salı

Yeşil Çoraplı Mademoiselle

... Kapıyı açtım, selamlaştık ve içeri giyip ayakkabılarını çıkardı. Ayakkabıları ayağındayken gözükmüyordu, ama ayağında yeşil çoraplar vardı. Normal bir zamanda bakıp yadırgardım fakat o an bana normal, hatta sevimli gelmişlerdi.

Her hafta birlikte eski ve garip bir film izlerdik. Her şeyin eskisini sevdiğim gibi filmlerinde eski ve değişik olanlarını seviyordum ve o bu konuda bilgi birikimine sahipti. Bazen önerdiği filmlerde uyuya kalsak da, genel olarak çok eğlenceli siyah beyaz Fransız filmleri izlerdik.

Normal zamanlardan daha keyifsiz gibiydi. "Nen var kuzum?" diye sorduğumda da dökülmeye başlamıştı. Sevgilisiyle tartışmış, tartışma sebebi de göğüslerinin devamlı göze batacak halde olmasıymış.

"Fakat mademoiselle, göğüsleriniz büyük, ne yapılabilir ki?" dedim, biraz gülümsemesi için. İltifat sayılırdı ve kadınlar şakayla karışık iltifatları yakalar ve severlerdi.

"Üzerlerine boşalabilirsin mesela?"

Bir saniye kadar sürede beynim yandı, yanlış mı duymuştum?

"Ney?"

Askılı tişörtünü çıkardı. İçinde sütyen yoktu ve üzerime atlamıştı. O henüz havadayken kendi tişörtümü çıkardım. Bir anda bir ateş topu halini almıştık. Ben onun kısacık kot şortunun düğmelerini açarken, o benim külodumu bile çıkarmış, yetenekli ellerini soluk kesici şekillerde kullanmaya başlamıştı.

Sonunda bende onu soyabildiğimde ellerinin durmasını istemeyeceğim bir haldeydim, ancak bencil olmamalıydım. Kanepede sertçe yer değiştirdik ve yaramaz bir salon dansına başladık. Onun tatmini, beni daha çok kamçılıyordu. Bütün vücudumuz birbirine değerken dişlerim arasındaki alt dudağına kadar her yeri titrediğinde çocuklarım sabırsızca beni dürtmeye başlamışlardı.

Tecrübeleriyle bunu fark etmiş olacak ki, kalktı, önümde eğildi ve haylaz olduğu kadar erotik bir surat ifadesiyle yüzüme bakarken yetenekli ellerini kullanmaya tekrar başladı. Çocuklarım büyük bir coşkuyla göğüslerine doğru sıçrarken hızlı hızlı nefes alıp haykırıyordum. Sözünün eri olduğu gibi garip bir düşünce geldi o saniyede aklıma. Zaten çocuklarımız dışarı çıktığında aklımıza hep garip şeyler gelirdi biz erkeklerin.
             
   Giyindik, sarıldık, bu sefer Fransız filmi olmayan ama yine de Fransa'da geçen filmimizi seyrettik. Film bitiminde evine dönmek üzereyken bozuk parasının olmadığını fark edip benden bozuk para istedi. Ona iki lira verdim ve "çok ucuzsun" dedim. O saniye bunu söylememem gerekirdi diye düşündüm ve alnımdan yanağıma doğru bir ter damladı. Suratıma baktı ve aynı anda yüksek sesle gülmeye başladık.
Yeşil çoraplı ayaklarına ayakkabılarını geçirdi, sarıldı, yanağıma masum bir öpücük kondurdu ve gitti.


Bir sonraki hafta için garip ve Fransa ile bağlantısı olan bir film bulmam gerekiyodu...

13 Temmuz 2014 Pazar

Sözde Sarraf

                "Sen beni artık sevmiyorsun Mınıski" dedi, "hiç benimle ilgilenmiyorsun" , doğru söylüyordu, onunla ilgilenmiyordum artık, yanıldığı nokta onu "artık" sevmediğimdi. Onu hiç sevmişmiydim bilmiyordum, ve zaten sevmediğiniz birini tekrardan sevmemeye başlamanız olası değildi.
Değişik bir ilişkimiz vardı. O beni seviyordu, sebebini bilmiyordum, ona karşı her kıza davrandığımdan farklı davranmamıştım, ama o kendini bir şekilde özel hissetmiş olacak ki beni gerçekten seviyordu. Oysa o benim sikimde bile değildi. Arada buluşup sevişiyordum onunla, bazen onla sevişmekten sıkılıyordum. Onu sevmiyordum, hatta  o kadar sevmiyordum ki, bazen öleceğim günün onun doğum gününe denk gelmesi için tanrıya dua ediyordum, böylece doğduğu güne lanet edecekti, çünkü bana aşıktı.
Muhtemelen tanrı, benden yalnızca böyle boktan bir istekle karşılaştığı için beni ciddiye almamaya karar vermişti.  O ise doğum gününü kutluyordu, mutluydu. Biraz huzurunu kaçırmak için doğum gününü kutlamamaya karar verdim. Bana tatlı tatlı sitem etti. Umursamadım. Daha da üzüldü.
Ona tam bir pislik gibi davranıyordum. Sanırım benden bu yüzden etkileniyordu. Bu çok saçmaydı. O bana böyle davrandığında ondan nefret etmiştim. Bana devamlı laf söylüyor, beni aşağılıyordu, bu bana sevişirken haz verebiliyordu, evet gariptim biraz, ama beni günlük hayatımda aşağılıyor, bana lakaplar takıyordu ve bunu kesinlikle sevmediğimi biliyordum.
                Kendi küçük kafasında kurduğu dünyasında yaşıyordu, aslında kadınların en büyük hayatsıydı bu, pek çoğu kendi kafalarında kurdukları dünyalarda yaşarlar, gerçek dünyada hiç bir önemi olmayan ufak problemleri, o dünyalarının sonu haline getirir ve hem kendilerini hem de sizi yorarlardı. Kendi küçük dünyalarında yarattıkları insan figürlerini severler, gerçek hayatta bu yüzden o insanlar tarafından hayal kırıklıklarına uğrarlardı.
O da pek farklı değildi, o yalnızca kendini insan sarrafı zannediyor, ve kafasında kurduğu insanlar mükemmel değil de, her zaman sinsi ve kötü olup onu kandırmaya çalışıyorlardı. Kendisi ise kendi kafasında o insanları kusurlarıyla kabul eden biriydi.
Fazla tanımadığınız zaman gerçekten kendinizde kusurlar olduğunu size düşündürüp, bunların onun için önemli olmadığını size hissettirirdi, sıcak hissederdiniz. Ama daha sonra, sizi bambaşka yerlerden laf sokarak vururdu. Laf sokulmasını hiç sevmezdim, kimse sevmezdi, bana çok kaypak gelirdi, çünkü kastettiği şeyi tam olarak anlardınız, ama cevap verirseniz laf çok kolay döner, kıvırılırdı.
İşte tam bu yüzden sikimde değildi. Bu yüzden ona bok gibi davranıyordum ve ben ona bok gibi davrandıkça o bana daha da aşık oluyordu. Oluyordu olmasına ama o dudaklarını konuşmak dışında yapacağı işlerde daha faydalı kullanabiliyordu.


Hem, ağzı doluyken konuşamıyordu da...

10 Temmuz 2014 Perşembe

Gitme!

           “Gitme dur!” dedi. Sadece konuşacak birini istiyordu. Üsteklikte internetteydik. Çok alakasızdı ama o an fark ettim; O güne kadar hiç kimse bana “gitme” dememişti. Ya gideceğim zamanı çok iyi biliyordum, ya da kimsenin umurunda değildim, çok bir şey değiştireceğinden de değil.
Bazı zamanlar olur, bilirsinizki karşınızdakiyle son kez konuşuyorsunuzdur. Yaşadığınız her şey, o an parçalara ayrılıyordur ve suratına o kocaman gözlerine -telefonun veya bilgisayarın ekranına- bakarken üzerinizde sahte bir sakinlik vardır o zamanlarda. Muhtemelen gitmesi gerektiği için gidiyordur, ve muhtemelen siz de bunu bildiğiniz için artık onu durdurmuyorsunuzdur, daha önceki yaşadıklarınızdan dolayı onu durdurmaya çalışmamanız gerektiğini, ya da bunun bir işe yaramayacağını biliyorsunuzdur.

İşte tam olarak öyle bir anda O’na “Elveda” dedim

“Vedalardan nefret ederim Mınıski” dedi.

Bu çok sikik bir “gitme” idi, bu bir gitme bile değildi, bu bir vedaydı

ve ben, sessizce gitmiştim.

4 Temmuz 2014 Cuma

Carandes'in Kirli Senfonisi

            Her erkeğin yeniden dönüp bakacağı bir kadındı. Kızıl saçları, uzun bacakları şekilli bir poposu vardı. Flört ediyorduk ve ben ona bir prensesmiş gibi davranıyor ve el üstünde tutuyordum. Kadınlar prenseslermiş gibi davranlımayı severlerdi. Carandes utangaçtı. Ben onu el üstünde tutmaya çalıştıkça da benden tiksiniyordu. Bir gün en sonunda patlamıştı;
“Mınıski yeter, prenses değilim ben kötü davran bana biraz!”
Şaşırmıştım. Evimdeydik, gayet sevimli bir muhabbetin içindeydik ve ben bana böyle bağırılmasını beklemiyordum. Kızmıştım. Bana gereksiz bağırıldığında her zaman kızardım. 2-3 saniye kadar birbirimize sessizce baktıktan sonra ona bir tokat attım.
Çok şiddetli bir tokat olmamasına rağmen kafası yana dönmüş gözleri hayretle açılmış, ürkerek bana bakıyordu. Sinirliden çok mutlu gözüküyordu, sinirli gözüken bendim. Gömleğimin kollarını yavaşça kıvırırken ona hiç bakmadan;
“Şimdi git bana bir bardak viski koy, nasıl sevdiğimi biliyorsun dedim”
Koşarak gitti, hiç vakit kaybetmemişti. Viskimi getirdi. Bardağı buzla doldurmuş, bardağın yarısına kadar viski koymuştu. Viskiyi elinden aldım, gözlerinin içine bakarak olduğu gibi yere boşalttım, sonra çenesinden sıkıca kavrayarak “iki parmak viski, bir adet buz koyacaksın, git doğrusunu yap” dedim, “evet lordum” dedi. Lordum...
Çok hoşuma gitmişti, demek bunu seviyordu. Buna devam edebilirdim, benim tarzımdı. İki tarafı da oynayabilirdim, ama  Carandes oynayamazdı. Onun yanındayken Lordu olacaktım. Viskimde gelmişti.
Viskiyi elinden alıp inceledikten sonra yine ona bakmayarak yerlerin sırılsıklam olduğunu ve kendi kendini temizlemeyeceğini söyledim. Koşarak bir bez aldı ve dizleri üzerinde yerleri silmeye başladı. Bir an viskiye yazık olduğunu, yeri yalaması gerektiğini düşündüm, sonra bunu başka zaman yapmaya karar verdim.
                Kendime bir de ıslak puro getirtip viskiyle birlikte takılmaya başladım. Yanıma oturacak gibi oldu, ters ters bakınca oturamadı. Yere bakıyordu. İlk tokatla biraz korkup hemen sonrasında bu kadar havaya girmesi ilginçti. Carandes utangaç bir kadındı ama bu durumda çok ta utangaç gözükmüyordu. Bana bağırırdı ha? Onu daha da utandırmam lazımdı;
“Soyun Carandes” dedim
“N...Ne?” dedi, suratına memnuniyetsiz bir şekilde baktım, ve bakışımdan beni memnun etmediği şartlarda başına gelecekleri anladı sanırım, soyunmaya başladı.
O soyunurken ona hiç bakmadım. internetten müzik açmaya çalışıyordum. Gözümün ucuyla tamamen soyunduğunu gördüğümde bacaklarımı açıp yere ayaklarımın arasına bir yastık bıraktım.
“Şimdi uslu bir kız ol Carandes ve yapman gerekeni yap” dedim.
“Evet lordum” diyerek dizlerini yastığa koyarak önümde ait olduğu yeri aldı. Pantolonumu açıpta kendi senfonisine başladığı sırada internetten Hess is more – Yes boss şarkısını açmıştım. Daha sonra kendimi Carandesin senfonisine bıraktım.

Bütün akşamı Carandesin kirli senfonisinin keyfiyle geçirdikten sonra, viskimi yanlış getirdiği için poposunu kızartacaktım, viskimi nasıl sevdiğimi bir daha asla unutmamalıydı...

1 Temmuz 2014 Salı

Korkak

Devamlı özçekim yapıyordu, çünkü ona bayılan onlarca kişi vardı. Bende bayılıyordum. Bana kimse bayılmadığı için, ben özçekime karşıydım. Sanırım ben yapamadığım her şeye karşıydım ve kötülüyordum. Umrumda da değildi zaten.
Özçekimin kendisine karşı değildim sanırım, ama bazı insanlar her gün bir kaç tane çekiyorlardı ve bu yorucuydu. Bana bakın! Benimle ilgilenin! Beni beğenin! Övün beni! Bir çırpınıştı belki de, ya da sadece hastalık seviyesinde kendini beğenmeydi.
Ama bazı kadınlar vardı ki, onların her fotoğrafını beğeniyordunuz. Batmıyordu onların yaptığı özçekimler, ve yüzlerini sadece fotoğraflarda görüyor olsanızda suratınızda bir gülümsemeye sebep oluyordu. Götünü memesini açıp yasla bana diyenleri kastetmiyordum elbette, yüzündeki gülümsemeyle gününüzü aydınlatabilen, suratındaki bir mimikle midenizdeki kelebekleri harekete geçirebilen, gözündeki hüzünle rakı içirten, hafifçe dudağını ısırdığında ise şehvetten sizi yakanları kastediyordum.
                Çok beğeniyordum, gerçekten fotoğraflarını görünce günüm daha güzel geçiyordu, ama bundan öteye gitmiyordum. Kafası çok iyiyken bir filozofa dönüşen kızıl saçlı, uzun bacaklı, seksi ama utangaç arkadaşım Kontes Carandes’in, kafası iyiyken –Kafası ayıkken muhabbeti çekilmiyordu- yaptığı tespiti yaşıyordum; Bir sorununuz vardır ve sorunun çözümü çok basit ve bellidir, örneğin sevgiliniz sizi sevmiyordur, ayrılırsınız. Fakat siz o kadar çok seviyorsunuzdur ki, ayrılmak sizin için daha büyük problemdir, halbuki ayrılsanız sizin için daha iyi olacaktır ama götünüz yemez.
Ben bu durumun egolusunu yaşıyordum. Onu istiyordum, o zaman gidip almalıydım, ama egoma “supermen punch” yediğimden beri onu almaya gitmek daha da güçlü bir yumruk yemekti. Ayrıca onu gidip aldığım zaman erken olacağından korkuyordum. Değişik zevklerim vardı, kabul edilmesi kolay değildi, ve ben çok uzun zamandır başkalarının mutluluğu için uğraştığımdan, kendi zevklerimden kısıtlanmasına tahammülüm kalmamıştı. Eminim ben onu almaya gitmeye karar verdiğimde de çok geç olacaktı.

“Mınıski seni siktiminin korkağı” dedi Kontes Carandes, sonra zor bastırdığı kırkırdaması kahkaya dönüştü. Yine kafası iyiydi, ama haklıydı da...

23 Haziran 2014 Pazartesi

En Doğru Şey

Bazen durursun ve "benim burada ne işim var gerçekten" der ve O'na koşarsın. Seni beklemiyordur ve kapıyı açtığında bir "yaaaa" koyuverir. Dünyanın en güzel yaaaaaasıdır o, ve O'na koşman dünyada o an yapılan en doğru şey olmuştur.

Mınıski